Formel
proleteryanın direnişi kırarak Türkiye'de neoliberalizme hoşgeldin diyen
sermaye ve devlet, şimdi de Kürtleşmiş enformel proleteryanın yaklaşan
uğultusuyla karşı karşıyadır: Türkiye varoşlarından tehlikeli bir ses
yükselmektedir, ve bu ses de büyük ölçüde Kürtçe'dir.
Erdem YÖRÜK
Baltimore
- BİA Haber Merkezi
21
Kasım 2009, Cumartesi
Bu
yazıda temel olarak şunu iddia ediyorum: Kürtlerin zorunlu göçü, Türkiye'de
neoliberalizmin hem inşasını, hem de başarısını mümkün kılmıştır. Türkiye'de
neo-liberalizmin inşası derken, sermaye birikiminin uluslararası üretim,
ticaret ve finans ağlarına eklemlenmesi ve devletin de bunu kolaylaştırıcı
önlemler alması süreçlerini kastediyorum.
Söz
konusu süreçlerin, üretim ve ticarette uluslarası şirketler arasındaki
rekabetin, akışkan finans sermayesine erişimde de devletlerarası rekabetin
arttığı dünya çapındaki yeniden yapılanmanın bir yansıması olduğu çokça kabul
ediliyor. Küreselleşme denilen bu "esnek sermaye birikimi" döneminde
Türkiye'de üretim yapan sermaye grupları üretimlerini giderek daha çok taşeron
ağları üzerinden gerçekleştirirken, kayıtdışı, ucuz ve örgütsüz emek gücünü
kullanarak dünya piyasalarında rakiplerine karşı avantaj yakalamaya
çalışıyorlar. Devlet de özelleştirme uygulamaları ile ekonomiyi planlı bir
strateji çerçevesinde sermaye gruplarına terk etmeyi seçiyor.
1980
sonrasına ilişkin temel süreçlerden biri bu neoliberal politikalar olsa da aynı
dönemde Kürt hareketi bize başka bir tarih hazırlamaktadır. 1980'lerin sonundan
itibaren PKK'nin güç kazanması ile yeniden yükselen Kürt hareketi, 1990'ların
ilk yarısında yeniden güçlü bir halk hareketine dönüşmüştür.
Hareketin
Serhıldan (Başkaldırı) ilan ettiği 1989 ve 1993 yılları arasında, bölgenin
hemen hemen tamamı halk ayaklanmaları ve şiddetli çatışmalara sahne olmuştur.
Bu dönemde devlet, PKK'ye yönelik halk desteğini engellemek amacıyla tarihteki
en kapsamlı yerinden etme uygulamalarından birisini hayata geçirmiş, köy
yakmaları ve sürekli artan siyasi baskı sonucu sayıları milyonları aşan Kürt
nüfusunu önce doğudaki büyük şehirlere sonra da batı illerine zorunlu göç
ettirmiştir.
Pek
çoğumuz hatırlamasa da, Kürt hareketinin yükseldiği bu dört yıl aynı zamanda Türkiye tarihindeki en şiddetli grev
dalgasının da yaşandığı dönemdi. 1989 bahar eylemleri ile başlayan, Zonguldak
grevi ve yürüyüşü ile ivme kazanan bu işçi militanlığı sürecinde, büyük
sanayide çalışan 1.5 milyondan fazla kamu ve özel sektör işçisi greve çıkmış,
1980 darbesiyle budanan haklarını geri almak ve ücretlerini arttırmak için
kitlesel ve radikal eylemler gerçekleştirmişlerdi.
Bu
eylem ve grev dalgasının Kürt illerindeki ayaklanma ile aynı zamanda
yükselmesi, her iki cephede de mücadele etmek zorunda kalan dönemin
hükümetlerini oldukça zora sokmuştu. Kürt bölgesinin kontrolünde zorlanan
devlet, en azından grev dalgasını frenleyebilmek için ücretleri yüzde ikiyüze
varan oranlarda arttırmış, ama işçileri durdurmakta bu da yeterli olmayınca bu
sefer Körfez savaşı ve ulusal çıkarlar gerekçesiyle bir çok grevi durdurmuş ya
da sendika bürokrasisi ile anlaşmaya giderek grev dalgasını sona erdirmişti.
1990'larda
Türkiye'de neo-liberal özelleştirme dalgasının önünün açılması bu eylemlerin
bastırılması ile mümkün olmuştu. 1989-1993 yılları arasında, kamuda ertelenen
ya da sona erdirilen çoğu grevin hemen arkasından, önce çoğunluğu grevde öne
çıkanlardan olan çok sayıda işçi işten çıkarılmış, arkasından da bu kurumlar
özelleştirilmişti. Aslında, 1980 müdahalesi ile sol ve devrimci kadrolar ile
sendikaların üst kademeleri büyük darbe almis olsa da, 1990'lara kadar formel
işçi sınıfının üretimden kaynaklanan gücü, pazarlık kapasitesi ve direniş
olanakları, neoliberal projenin gerektirdiği ölçüde yok edilememişti.
Dolayısıyla, neo-liberal projenin tam anlamıyla inşası 24 Ocak kararları ve 12
Eylül darbesi sonrasında gerçekleşememiş, 1980'li yıllar bir hazırlık dönemi
olarak kalmış ve ancak 1990'ların ortalarından itibaren proje tam anlamıyla
uygulamaya konabilmişti.
Bu
bağlamda, esnek sermaye birikiminin, taşeronlaşma ağlarınının, enformal
ekonominin ve özelleştirme hamlelerinin hızlı yükselişi ile Kürtlerin zorunlu göçü ve örgütlü işçi
eylemlerinin bastırılması arasında çok belirleyici bir ilişki bulunmaktadır.
Zira, ekonomik ve siyasi gücü neoliberal sermaye birikimine engel teşkil eden
formal işçi sınıfı, esnek sermaye birikimine olanak sağlayacak Kürt enformel
işçi sınıfı ile ikame edilmiştir. Zorunlu göç, devletin Kürt illerindeki
hareketi kontrol etmek için uygulamaya koyduğu askeri-siyasi bir tedbir olsa
da, aynı zamanda Türkiye tarihindeki en kapsamlı ve en hızlı mülksüzleştirme ve
proleterleştirme süreci olmuştur. Batıdaki şehirlere ve özellikle İstanbul ve
İzmir gibi metropollere, Denizli, Manisa, İzmit, Tekirdağ gibi sanayi
merkezlerine göç ettirilen Kürtler, bu kentlerde çok düşük ücretlerle,
güvencesiz koşulların yaygın olduğu iş kollarında çalışmaya başlamışlardır.
Bugün batı illerindeki inşaatlarda, konfeksiyon atölyelerinde, yazları
tarlalarda çalışan işçilerin; sokaklardaki hamalların, seyyar satıcıların,
temizliğe giden kadınların büyük bir kesimini
Kürtler oluşturmakta, bu insanlar
kayıtdışı ekonominin yükünü omuzlamaktadırlar. Zorunlu göç ile kentlere
getirilen Kürtler, esnek sermaye birikiminin ihtiyaç duyacağı pazarlık gücünden
yoksun, her işte çalışmaya hazır, mülksüzleşmiş işçi arzını büyük oranda
artırmıştır.
Bu
işçi arzı olmadan Türkiye'de esnek
sermaye birikimi ve neo-liberalizmin inşası çok daha farklı bir seyir izlemek
zorunda kalacaktı demek tarihsel bir spekülasyon olmaz. Türkiye, kendi
klasmanındaki diğer ülkelere kıyasla neo-liberal küreselleşme sürecinde çok
daha yüksek bir performans sergiliyorsa, 2008 yılında inşaat sektöründe dünya
üçüncüsü, konfeksiyonda dünya dördüncüsü olabiliyorsa, bunu zorunlu göçün
sağladığı ucuz maliyetli emek arzını düşünmeden açıklamak çok zordur.
Neo-liberalizmin Türkiye'deki başarılı uygulamasını uygun ekonomik program ve
stratejilerin çizilmesi ile, niyet ile, amaç ile, IMF'nin ve Dünya Bankasının
ilkelerinin benimsenmesi ile açıklamak yeterli değildir. Bu "uygun
akıllara" riayet eden başka birçok ülke Türkiye'ye kıyasla
"başarısız" olmuştur. Ancak Kürtlerin zorunlu göçü, Türkiye'de
sermayeye taşeron ağlarını doldurup taşıracak kadar yoğun, güvencesiz ve ucuz
emek arzı hediye etmiş ve dolayısıyla, neoliberal stratejinin maddi koşulları
inşaa etmiştir.
Dolayısıyla,
zorunlu göçün sonuçlarından bahsederken Kürtlerin kentlerin çeperlerinde yoksul
ve muzdarip bir hayata itildiklerini vurgulamak yeterli değildir. Kentin reel
ekonomisinin büyük bir kısmı enformel sektörde ve taşeron ağlarında dönerken,
ve de Kürtlerin büyük kısmı da bu ekonomi içinde düzensiz ve kayıtdışı emek
süreçlerinde yer alırken, zorunlu göçün neticelerini sınıfsal parametrelere
başvurmadan anlamak imkansız olacaktır. Gerçekte zorunlu göç
Türkiye'nin
sınıfsal yapısını kökünden değiştirmiştir: Kürtler işçileşmiş, işçi sınıfı da
Kürtleşmiştir.
1990'lara
kadar yapısal gücünü hala koruyan formal işçi sınıfının direnişinin kırılması
ve zorunlu göçün Kürtleşmiş bir enformal proletarya yaratması, Türkiye'de
neoliberal sermaye birikimi sürecinin inşasını ve başarısını mümkün kılmıştır.
Fernand Braudel'in dediği gibi, kapitalizme can veren en önemli özelliği onun
esnekliği, yani değişen siyasi ve yapısal koşullara adapte olabilme ve bu
koşulları avantaja çevirebilme kapasitesidir. Türkiye'de de sermaye bu
esnekliği gösterebilmiş, devlet eliyle yepyeni ve upucuz bir işçi sınıfı yaratmıştır.
Ancak,
hikaye böyle bitmiyor: Varoşlarda mekan bulan bu yeni işçi sınıfı, yine
1990'lardan itibaren siyasi bir aktör olarak, devlet için bir tehlike olarak
kendini ortaya koymaya başlamıştır. Gazi Mahallasi, 1996 Kadıköy 1 Mayısı,
İstanbul'da yüzbinlerin katıldığı Newroz'lar, ara ara yakılan arabalar ve
İstanbul'un birçok varoşunun girişinde her gün polis panzerlerinin nöbet
tutması bu tehditin emareleridir.
Bugün,
Meksiko, Karaçi, Bombay, Manila, Cakarta gibi birçok üçüncü dünya metropolüne
benzer şekilde, İstanbul'da da varoşlar etnik ve sınıfsal gerilimlerin, Mike
Davis'in deyimiyle, ne zaman ve nerede patlayacağı tahmin edilemeyen birer
volkana dönüşmeye başladığı mekanlar olmaktadırlar. Formel proleteryanın
direnişi kırarak Türkiye'de neoliberalizme hoşgeldin diyen sermaye ve devlet,
şimdi de Kürtleşmiş enformel proleteryanın yaklaşan uğultusuyla karşı
karşıyadır: Türkiye varoşlarından tehlikeli bir ses yükselmektedir, ve bu ses
de büyük ölçüde Kürtçe'dir.(EY/EÜ)
*
Erdem Yörük, Johns Hopkins Üniversitesi, Sosyoloji.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder