16 Mayıs 2026 Cumartesi

1 MAYIS 2026 DEĞERLENDİRMESİ



Emperyalistler arası paylaşım savaşının kızıştığı Ortadoğu coğrafyasında ABD’nin zayıflayan hegemonyasını tahkim etme çabası sonucunda Ortadoğu yeniden şekilleniyor. İktidarlar devriliyor topraklar yağmalanıyor, yeniden paylaşılıyor, birçok bölgesel güç kendini farklı zeminlerde yeniden inşa etmek zorunda kalıyor.

Temelleri cumhuriyet öncesine dayanan 1639 da Kasr’ı şirin antlaşmasıyla önce ikiye daha sonra Lozan antlaşmasıyla dört parçaya bölünen Kürdistan topraklarında yürütülen ulusal bağımsızlık mücadelesi her zamanki önemini koruyor.

Bölgede yaşanan birçok gelişmenin merkezinde 1. Paylaşım savaşının sonucunda 1920 de Lozan’la dört ülkeye pay edilen o günden bu yana da istikrarsızlığın ve kaynayan devrimci dinamiklerin canlılığını koruduğu bölgedeki egemen güçlerin karşıdevrimci müdahalelerinin yaşandığı Kürdistan yatıyor.

Geçmişte emperyalist güç ilişkileri tarafından belirlenen toprak paylaşımları, bölünen, parçalanan, ilhak ve işgal edilen toprakların ulusları tarafından bitmeyen bir özgürlük ve bağımsızlık isteğinin konusu olarak varlığını sürdürüyor.

Ne türden değişim yaşarsa yaşasın uzun yıllardır parçalanmış ve birçok ülke tarafından işgal edilmiş Filistin topraklarının sadece Müslüman olmayan İsrail devleti tarafından işgal edilen kesimindeki topraklarda süren işgal karşıtı Filistin’in ulusal bağımsızlık savaşı çözüme kavuşmuyor. İsrail devleti emperyalistler arası savaşın yarattığı koşulların açtığı imkânlardan yararlanarak kendi mevcut topraklarını Suriye ve Lübnan’a doğru genişletmek için işgal ettiği toprakları genişletiyor.

ABD’nin giderek zayıflayan hegemonyasını tahkim etmek için petrol kaynaklarını elinde bulunduran ülkelere yönelik giriştiği saldırılar istediği sonuçları üretmiyor. Saldırı girişimine muhatap olan ülkelerin iktidarları için yönetme zorluğunu büyütürken o ülkenin emekçileri ve baskı altında tutulan ulusları için yıkım ve daha da kötüleşen yaşam koşulları yaratarak mevcut istikrarı da sıkıntıya sokuyor. Buda sadece o ülkede değil bölgesel olarak krize yol açıyor devrimci dinamikleri kışkırtıyor.

Her savaş bir iç savaştır sözünü doğrularcasına bütün gözler İran’da yıllardır baskı altında tutulan Kürt ulusunu ve İran emekçilerinin büyük çoğunluğunu harekete geçirme potansiyelini tetikliyor. Gözler ve dikkatler Kürt örgütlenmelerinin alacağı tutuma yöneliyor. Dört parçada Kürt dinamiği yapısal farklılıklar nedeniyle ortak hareket etme iradesinden yoksun olsa da tabanda açığa çıkan örgütlü yıkıcı enerji bu devrimci dinamiğin çok kolay törpülenmesini, tasfiye edilmesini, düzen içine çekilmesini engelliyor. Bütün bölge ülkelerinde Kürt dinamiğinin olası yıkıcı sonuçlar üretmesi endişesi ortak, üstü örtük bir uzlaşma oluşmasını dayatıyor. Birbirine düşman, çıkarları çatışan devletler konu Kürtlerin özgürlüğü ve devletleşme ihtimali olunca koşulsuz ortak tutum alıyor ve her yeşeren umudu ezerek statükonun devamından yana olduklarını açıkça ortaya koymaktan çekinmiyorlar.

İşgal geçmişi çok uzun yıllara dayanan, bütün egemen güçler için Akdeniz’in stratejik bir adası olan Kıbrıs’ın parçalanmış ve birçok ülkenin askeri üsleriyle işgal altında tutulan toprakları bütün bölgeyi etkileyen ve çözüme kavuşmadıkça huzurun ve istikrarın sağlanamayacağı bölgedeki devrimci dinamikleri besleyen önemli başka bir noktayı işaret ediyor.

Yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin uluslararası alanda tanınması, yeni Türk hükûmetinin İngiltere'nin Kıbrıs üzerindeki egemenliğini resmen tanıdığı (20. madde) 1923 Lozan Antlaşması ile gerçekleşti. Lozan antlaşmasının bir başka sonucu olarak parçalanan,  İngiltere, Yunanistan ve Türkiye olmak üzere üç devletin işgali altında bulunan Kıbrıs’ın bölünmüş halklarının birleşik Kıbrıs mücadelesi de çok etkin bir güç olmasa da bir başka dinamik olarak varlığını sürdürüyor.

Devrimci dinamiklerin bunca güçlü olduğu ve bir türlü bastırılamadığı bu coğrafyada bu dinamikleri bölgesel bir devrimin imkânına dönüştürecek doğru tarihsel referanslarla ve bütünsel bir kavrayışla inşa edilmiş, kalıcılığı ve sürekliliğiyle kök salmış çabaların eksikliği önümüzde çözülmeyi bekleyen sorunların kapsamını ve derinliğini ortaya koyuyor.

Bu çerçeveden baktığımızda dünyadaki devrim dinamiğinin en güçlü olduğu yer zincirin zayıf halkası ayaklarımızın altında bulunuyor. İmkân ve olasılıkların devrimci duruma gebe olduğu bir coğrafyada olduğumuzu doğruladığı kadar öznel durumumuzun o kadar iç açıcı olmadığı da bir gerçek.

Tarih boyu birikmiş ve düzen içinde çözümü mümkün olmayan sorunların varlığı bu topraklardaki devrimci dinamikleri de sürekli ve canlı tutuyor.

27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 askeri darbeleriyle sürekli kendini tahkim etmek zorunda kalan burjuva cumhuriyeti sonraki yıllarda da post modern darbe adıyla anılan bir çok iç operasyonlarla egemen sınıflar arası ittifakları konsolide etme çabasına yönelmiş ancak bir türlü istikrar sağlayamamıştır. T.C Kapitalist devleti derin bir rejim krizi yaşamakta ve bir türlü istikrarı sağlamak mümkün olmamaktadır. 16 Hazirandan Geziye bu topraklarda ayaklanma güncelliğini koruyor. Burjuva diktatörlüğünün varlığını koruması da ancak bu isyanları bastırma kapasitesine bağlı olarak sürüyor. Bir yandan Kürt ulusal dinamiğinin canlılığı, politikleşme ve örgütlülük düzeyi, diğer yandan emekçi sınıfların giderek kötüleşen çalışma ve yaşam koşulları,  giderek karşılığı heyecan vermekten uzaklaşan burjuva muhalefetin aşınan değersizleşen söylemlerinin yetersizliği, huzura, güvene, istikrara imkân tanımıyor. Bu topraklarda burjuva demokrasisinin bir beklenti ve hayal olarak bile kendini yeniden üretmesi hem söylem, hem de eylem düzeyinde karşılık bulmuyor.

Yaşadığımız süreçleri sınıflar savaşının kendi dinamiklerinin belirlediği bu çerçevede ele almadan doğru sonuçlara ulaşmak mümkün olmayacaktır.

2026 yılı 1 Mayıs’ını değerlendirirken bu çerçevenin ışığında hem imkân ve olasılıkları, hem de sürecin kırılgan yanlarını doğru okumaya çalışmak, anlık duygusal değerlendirmelerden uzak, tarihsel referansların ve kendi deneyimlerimizden çıkardığımız derslerle doğru değerlendirmeler yapmamızı doğru adımlar atmamamızı kolaylaştıracaktır.

                                               *                   *                     *

1 Mayıs’a giden süreçte geçmiş yıllardan farklı olarak bu yıl DİSK’in tutumunu beklemeksizin mücadeleci sendikaların öncülüğünde daha güçlü bir Taksim iradesi oluşturulmuş ve bu irade ön alarak 1 Mayıs’ta Taksime çıkacağını, toplanma yerini ve tarihsel anlamına uygun bir kutlamayı gerçekleştireceğini duyurmuştur. Taksim iradesi sermayenin dümen suyundaki sendikal bürokrasinin ve burjuva muhalefetin oyununu bozan bir adım olmuş, sınıf mücadelesi bayrağını oportünist, liberal, sosyal şoven, tutumları örtmek için kullanan yapılarla, devrimci mücadelede ısrar eden anlayışlar arasında derin bir yarılmanın başlangıç adımı olmuştur. Bu adım devrimci bir sınıf siyasetinin birlikte inşa edilmesi noktasında önemli bir iradenin görünür olmasını sağlamış, mücadelenin geleceği açısından güven verici bir zemin oluşmasının adımlarını atmıştır. Sermaye saldırıları karşısında sınıfı kuşatan, teslim almaya çalışan, siyasetsiz bırakan, sendikal bürokrasiyi teşhir ederek, tutsaklık zincirini parçalayan bir kopuşu iradi olarak ortaya koymuştur.

Sendika bürokrasisinden pratik kopuşun hızlandırıcı adımlarını atarak, işçi sınıfına doğru yol ve yöntemleri göstermek açısından bir mücadele odağını işaret ederek işçi sınıfının siyasetsizliğe mahkûm oluşuna son vermiştir. Sermaye işbirlikçisi sendikaların ve onların içinde yuvalanan oportünist, liberal sol eğilimlerin kuşatmasını da parçalayacak pratik yol ve yöntemi ortaya koymuştur. İşçi sınıfının kazanmak için mücadelenin sorumluluğunu üstlenmesiyle sonuç alacağını, sınıfı kuşatan bütün zincirleri parçalamanın tek yolunun savaşmaktan geçtiğini dosta düşmana göstermiştir. Asıl sorunumuzun kitlesel olmamak değil, siyasetsiz eylemsiz olmak olduğunu bunu da birlikte başarabileceğimizi doğrulamıştır. Taksime yürüme iradesi ortaya koyan her örgütlü devrimci mücadeleci yapı, işçi sınıfına gidilecek en doğru yolu açarak göstermiştir. 

Bu irade hızla kendini işçi sınıfının tarihsel çıkarlarını gündelik çıkarların önüne koyarak sendikalizmden ve ekonomist, popülist anlayışlardan koparak devrimci mücadeleci bir temeli inşa edebilir. Taksim iradesinin ortaya koyduğu en önemli sonuç devrimci bir sınıf siyasetine duyulan ihtiyacın yakıcılığı ve ihtiyaca yanıt verme niyetinde olan güçlerin kararlı iradesinin ortaya konmuş olması ve bir mücadele odağının somut görünür kılınmasıdır.

Bu irade çok farklı kollardan sınıfın içine sızan farklı burjuva anlayışlarla boğulmaya ve düzen içine çekilmeye, ehlileştirilmeye çalışılacaktır. Ne yazık ki bunun son süreçlerde ortaya çıkan görünür olan ipuçları mevcuttur.

Sermaye düzeniyle karşı karşıya gelmeden, onu bütün kurumlarıyla hedef almadan, devrimci bir sınıf siyaseti kurulamaz. Ürettiğimiz dil, sermayenin temsilcileriyle kurduğumuz ilişki biçimi, sınıfla kurduğumuz ilişkinin zemini, doğru tarihsel referanslara dayanmıyorsa, sesimizi yükseltmemiz duygusal ajitasyonlar yapılması, dar günlük çıkarlar için vekilinden bakanına, burjuvazinin temsilcilerinin imdada çağırılması ve onlara teşekkür ederek mücadelenin sonlandırılması olası tehlikenin boyutlarını gözler önüne seriyor.

İşçileri örgütlerken siyaset yapmayan, sermaye devletini hedef almayan, işçileri bir sınıf olarak değil tek tek kişiler olarak gören, tek derdi ücret, alacak, tazminat olan, eylemine burjuva devletin simgeleriyle başlayan, işçileri her kamera gördüğünde ağlayan, kendini acındıran, güçsüz gösteren adeta yalvaran bir konuma düşürmek, sınıf kimliğini ve mücadelesini deformasyona uğratan küçük burjuva popülizmini, kurtarıcı mesihleri bir model olarak inşa etmeye varan sonuçlar üretmektedir.

İşçi sınıfı ancak sınıf bilincine eriştiğinde, mücadeleyi siyasal olarak kavradığında, sermayeyle savaşa tutuştuğunda kurulacak kendi öncü partisiyle buluştuğunda devrimci bir güç olarak tarih sahnesine çıkacaktır.

Sınıf uzlaşmacı oportünist tutumlar, ekonomist, sendikalist dar anlayışlar, popülizm, işçicilik, tarihsel olarak mahkûm edilmiş burjuva anlayışlardır. Bu tutumların sınıfın içinde boy vermesi mücadelenin yönünü düzen içine çevirmesi bu zeminde kurması,mücadeleyi düzen sınırlarına hapsetmek anlamına gelir. Bu eğilim bu gün hem sol harekette hem de sınıf hareketinde oldukça güçlü bir eğilim olarak varlığını sürdürmektedir. Sınıfın burjuva ideolojisinin düzeni besleyen zehirleyici etkisi karşısında bir tutum alması ancak devrimci bir siyasal müdahaleyle mümkündür.  Sol içinde güçlü bir damara sahip olan sosyal şovenizme, düzen tamircisi liberal sol eğilimlere karşı güçlü bir mücadele hattı örülmelidir. Kürt ulusal mücadelesi hakkında, göçmen işçiler hakkında cümle kurmadan, taraf olmadan, sosyal şovenizmin zehirleyici etkisi kırılamaz, sınıfın bütünlüğü sağlanamaz. İşçi sınıfına gerçekleri söylemeden siyaset yapanlar burjuva düzene hizmet eden bir siyasal anlayışı yeniden üreterek oportünist bir tutumu benimsemiş olurlar. Büyük kentlere göçen Kürt, Suriyeli, Afganlı, Afrikalı ve diğer uluslardan göçmen işçiler işçi sınıfının en devrimci en çok ezilen kesimlerini temsil etmektedir. Bu gerçekliğin üstünden atlayarak sınıf siyaseti yapılamaz.

Sermaye sınıfına karşı işçi sınıfının yürüteceği mücadelenin nihai hedefi olarak kendi iktidarını kuracağı proleter devrimi savunmayı gerektirir. Mücadeleci sendikaların ve onlarla yol yürüyecek devrimci yapıların oluşturacağı zeminin sağlamlığı mevcut statükoyu hedef alan, ancak onu aşan bir içeriğe sahip olduğunda anlam kazanacaktır. Gündelik dar ekonomik talepler ve kazanımlarla sınırlı mücadeleler sınıfı yorar siyasetsiz bırakır. İşçi sınıfının nihai kurtuluşuna bağlanmayan bütün mücadeleler düzeni besler.

Bu yıl 1 Mayıs’ı İzmir özelinde değerlendirecek olursak öncesinde yapılan afiş ve bildirilerde öne çıkan vurgulardan nasıl geçeceğine dair bilgi veriyordu.

1.       Kapitalist “Cumhuriyete” sahip çıkma temelinde laik görünümlü sosyal şoven bir yarılma uzun süredir belirgin bir yükselişle bu yılda alana büyük ölçüde damgasını vuracağı belliydi.

2.       İşçi Emekçi Birliğinin öncülük ettiği 1 Mayıs kürsüsü işçilerin olmalı bildirisi ışığında bu yıl daha aktif bir müdahaleyle alanda İstiklal marşının okunmaması ve İşçi düşmanı belediye patronu Cemil Tugay’ın sahnede konuşturulmaması yönündeki çaba bildiriye imza atan bileşenlerin güçlü ortak pratik bir iradeyi ortaya koyamaması nedeniyle kısmen sonuç vermiş oldu. Cemil TUGAY konuşma yapamadı ancak sahne egemenliği yine Türk İş, Genel İş, KESK ve onun işbirlikçisi TTB, TMMOB ve İzmir Barosu gibi kurumların egemenliğinde kaldı. KESK adına  Sol Partililerin mikrofonu elinden bırakmadığı attıkları içi boş sloganlarla protestoları ve farklı sesleri boğmaya çalıştığı bir basınç uyguladılar.

3.       DEM Parti’nin alana girmediği, diğer Kürt örgütlenmelerinin katılmadığı, liberal solun egemen olduğu, devrimci yapıların dağınık ve güçsüz olduğu, bir arada duramadığı, sosyal şoven bir hava hakim oldu.


2 Mayıs 2026 Cumartesi

Tarihten bir yaprak

 

Timothy Bennet

Ayakkabıcı, ayakkabı tamircisi

1676 - 1756

"Dünyayı bulduğumdan daha kötü bir yer olarak bırakmak istemiyorum."


Bölge sakinleri Bushy Park'tan geçiş haklarını kaybediyor.

Bushy Park'tan geçen ve Cobbler's Way olarak adlandırılan bir patika, Timothy Bennet'in 1754 yılında Hampton Wick ile Hampton Town's End arasındaki parktan ücretsiz geçiş için başlattığı kampanyayı kaydetmektedir. Bu ve diğer patikalar, 2. Halifax Kontu'nun (2. nesil) parkı bir duvarla çevrelediği 1734 yılında fiilen kapatılmıştı. Timothy Bennet'in iş yeri, bugün Hampton Wick'te bulunan Swan Public House otoparkının bulunduğu yere yakındı. Kapanmanın bölge sakinlerine verdiği rahatsızlıktan oldukça rahatsız olmuştu. Hampton Wick'te yaşayanlar Hampton'daki kiliseye gitmek için daha uzun bir yol yürümek zorunda kalırken, Hampton sakinleri de Kingston Pazarı'na daha uzun bir yolculuk yapmak zorunda kalıyordu. Bennet'in kendisi de ticaretinde bir azalma yaşamış olabilir, ancak kampanyasına başlaması 20 yıl sürmüş gibi görünüyor.

Ücretsiz erişim yeniden sağlandı.

Parkın bekçisi Halifax Kontu tarafından sorgulanan Bennet, halk adına şu sözlerle savunmasını yaptı: "Dünyayı bulduğumdan daha kötü bir yer olarak bırakmaya razı değilim." Bunun üzerine parka serbest erişim yeniden sağlandı.

Dürüst ayakkabı tamircisine takdir

1756'da öldüğünde, Gentleman's Magazine 6 Haziran'da şu haberi yayınladı:
"Hampton Court'un dürüst Presbiteryen ayakkabıcısı Tim Bennet, uzun yıllar halktan esirgenen Bushey Park'tan ücretsiz geçiş hakkını elde etmişti ve 80 yaşına yaklaşmıştı."

1900 yılında Sandy Lane'de bir anıt dikilmesiyle geç de olsa takdir gördü. Anıtta şu yazı yer alıyordu:
"Hampton Wick'li ayakkabı ustası Timothy Bennet'in anısına. Onun çabaları sayesinde bitişikteki patika halkın kullanımına ve keyfine sunulmuştur."

Timothy Bennet bu olayı kutlayan bir oyun yazdı ve oyunun son satırları (sayfa 45) kampanyasının başarısını ortaya koyuyor:

Ben. Pekala, Deborah! İyi dava zafer kazandı!
Bayan Ben. Tanrıya şükür! Sevgili kocam.
Mary. Ah, Timothy Amca, çok sevindim!
Ben. Hakimler duruşmayı kısa kestiler ve Ranger'ın hiçbir davası olmadığını ilan ettiler; bu yüzden yüz poundun büyük bir kısmı bana iade edildi.
Mary. O zaman Jack ve Martha sonunda evlenebilirler! Ve düğün alayları, Amca'nın açtığı yoldan geçmeli.
Ben. Hayır, Mary – uygunsuz bir zafer değil. Ve yolu ben açtım deme: İngiltere yasaları bunu bizim için yaptı.
 Son.

Olay yeri ve karakterler şu şekildedir:

Olay Yeri: Kısmen Hampton Wick'te, kısmen Londra'da.
1738'den 1752'ye kadar.

1. Perde, Zaman 1738-1739.
1. Sahne – Hampton Wick'te Bir Ayakkabıcı Dükkanı.

Timothy Bennet John Bennet – Oğlu
Halifax Kontu – Orman Muhafızı
William – Hizmetçi
Bayan Bennet – Timothy Bennet'in Karısı Leydi Betty – Orman Muhafızının Kız Kardeşi
Martha Wilson – Leydi Betty'nin Hizmetçisi
Mary Bennet – Timothy Bennet'in Yeğeni

Daha fazla okuma

Kathy White ve Peter Foster, Bushy Park – Royals, Rangers and Rogues, Foundry Press, 1997
John Sheaf & Ken Howe, Hampton and Teddington Past, Historical Publications, 1995
CM Anstead & GD Heath, Bushy Park – Victorian Playground of the People, Borough of Twickenham Local History Society Paper No4, 1965 Timothy Bennett – a play pp. 45 [G. Bell & Sons: London 1883.] 80. British Library, Humanities pre 1975
Shelfmark: 11777.b.17. (5)


10 Nisan 2026 Cuma

Ata Soyer Sağlık ve Politika Araştırmaları Derneği / İşçi Sağlığı Günleri

 


İzmir’de Ata Soyer  Sağlık ve Politika Araştırmaları Derneği tarafından 4-5 Nisan 2026 tarihlerinde düzenlenen İşçi Sağlığı ve İşçi güvenliği sempozyumu için;

‘’Her dört saatte bir işçi cinayeti yaşanırken herkes nerede? Sorusuna yanıt olarak Ayakkabı İşçisinin sunduğu rapor.


Öncelikle bu soruyu, bu cinayetlerin işlendiği Atölyelerde, Fabrikalarda, Organize Sanayi bölgelerinde çalışan işçilerin, yaşadıkları suskunluğa neden olan baskı ve kuşatmayı anlamaya çalışarak yanıtlamamız gerekiyor.

2014 yılında Ayakkabı sektörü için yapılan bir araştırmanın sonuç raporunda şöyle bir cümle geçiyor.

Dünya ayakkabı üretiminin %87’si Asya ülkeleri tarafından karşılanmaktadır. Çin, Asya kıtasının söz konusu üretiminin yaklaşık %70’ini gerçekleştirmektedir. Dünya ayakkabı üretiminde sırasıyla Hindistan, Brezilya, Vietnam, Endonezya, Pakistan, Bangladeş, Meksika, Tayland, İtalya ve Türkiye söz sahibi ülkeler arasında yer almaktadır. Türkiye dünyanın 11. Ayakkabı ihraç eden ülkesi durumundadır.

Bu yönü ile Türkiye’de üretimin ucuz iş gücüne dayandığı söylenebilmektedir. Zaman içerisinde Çin, Vietnam, Hindistan, Bangladeş gibi işçilik maliyetlerinin daha ucuz olduğu ülkeler seviyesine ülkemizin ineceği, hatta bu ülkelerden bazılarından daha ucuz hale geleceği değerlendirilmektedir, deniyor.

 

https://www.dogaka.gov.tr/assets/upload/dosyalar/wwwdogakagovtr_522_cs1n16kj_ayakkabicilik-sektor-raporu-2014.pdf

 

Türkiye’de net bir rakam söylenemese de Ayakkabı İşkolunda resmi istatistiklere göre yaklaşık 400 bin kişinin istihdam edildiği söylenmektedir.

Yıllardır kölelik koşullarında çalışan yüzbinlerce ayakkabı işçisi için sermayenin öngörüsü ve hedefi daha ucuza, daha kötü koşullarda, daha fazla sömürecekleri işçiler yaratmaktır.

 

Bütün işkollarında olduğu gibi Ayakkabı üretiminde de patronların maliyeti düşürebilecekleri tek kalem olan işçi ücretlerinin aşağıya çekilmesi işçi sınıfının bütününe dayatılan, kölelik koşullarında çalışma programının bir parçasıdır.

 

Ayakkabı üretiminde sermaye birikiminin yetersiz olması nedeniyle çalışma koşulları en fazla kar dikkate alınarak vahşi biçimde sürmektedir. Fabrikalaşma düşüktür. Parça başı ücret yaygındır. Üretim yoğunlukla küçük ve orta boy işletmelerde yapılmaktadır. Güvencesiz, belirli süreli, sezonluk düzensiz çalışma süreklilik taşımaktadır. Birçok yapısal nedenle örgütlenme refleksi ve sınıf kimliği gelişmemiştir.

Ancak Ayakkabı işçilerinin özgür zanaatkârlıktan,  fabrika tutsaklık düzenine geçişte kurallara, disipline bağlı işçileşmeye gösterilen tepkiden beslenen isyancı anarşist bir karakteri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çok konuşmayı, hayal kurmayı, içki içmeyi sarhoş olmayı küfürlü konuşmayı seven ve bunu kültüre dönüştürmüş bir topluluktur.

İzmir’de orta ölçekli Ayakkabı üretimi, Işıkkent Ayakkabıcılar sitesinde üç katlı standart binalarda ve Ayakkabıcılar Sitesinin yakın çevresinde sitenin bir parçası sayılabilecek dağınık, sağlıksız, çarpık yapılardan oluşan köy dediğimiz alanda ve sitenin çeperinde yapılmaktadır. 20 – 50 kişi arasında çalışanın olduğu Atölye düzeni hâkimdir. Ücretler belli işler için parça başı ve veya haftalık, aylık ödeme olarak gerçekleşmektedir.

Üretim genelde depo olarak yapılmış bodrum katlarda, gün ışığının girmediği bütün gün floresan ampulleriyle aydınlanan, temiz hava akışının olmadığı ortamlarda yapılmaktadır.

Üretiminin yapıldığı bu kapalı ortamlarda, değişik işler için kullanılan uçucu, yanıcı, parlayıcı, çok çeşitli kanserojen kimyasallar ve yapıştırıcılar kullanılmaktadır.

Havalandırma sisteminin bulunmadığı, maske ve benzeri koruyucu hiçbir donanımın olmadığı koşullarda bu zararlı kimyasallar gelişigüzel kullanılmaktadır. Çalışma mekânları olarak kullanılan bodrum katlarda aynı zamanda üretimde kullanılan yanıcı, parlayıcı, malzemeler de depolanmaktadır. Sigara içilen, ısıtıcı makinelerin kullanıldığı bu depolarda yangın çıkması halinde çalışan işçilerin kurtulma ihtimali yok denecek kadar azdır.  Daha önce çalışma ortamlarında bu maddelerin alev alması sonucu ölen ve yaralanan işçiler olmasına rağmen aynı çalışma düzeni devam etmektedir.

 Yazın yol hizasındaki dar bant pencereler açılarak temiz hava akışı sağlanmaya çalışılıyor olsa da, kışın soğuk nedeniyle bu pencereler açılmaz ve sabahın erken saatlerinden gecenin geç saatlerine kadar bütün ayakkabı işçileri gün yüzü göremedikleri bu bodrum katlarda zehirli havayı soluyarak günlerini geçirmek zorunda kalır.

 Ayakkabı işkolunda çalışanlar genellikle eğitim alma imkânı bulamayan kent yoksullarından, çeşitli zamanlarda farklı nedenlerle büyük kentlere akın eden göçmen işçilerden, bu işçilerin kendi çocuklarından oluşmaktadır.

Bedensel, zihinsel engeli olan, iş bulma zorluğu yaşayan,  çok küçük yaşta çalışmak zorunda bırakılmış çok sayıda çocuk ayakkabı atölyelerinde hayata ve üretime katılır.  Ayakkabı işçileri çoğunlukla kendi çocuklarını da üretime katkı sunması için yanlarında çalıştırmaktadır. Özellikle Suriye’li göçmen işçilerde bu sayı çok daha fazladır. Çok sayıda çocuk çok küçük yaşlarına rağmen bu sağlıksız koşullarda ruhsal, bedensel ve zihinsel gelişimlerine uygun olmadığı “söylenen”  bu atölyelerde çalışmak zorunda kalır.

 İş sezonluk çalışma saatleri oldukça uzun ve yorucudur.  Yetersiz temiz hava, toz, makinelerin gürültüsü, çekiç sesleri, sigara dumanı, kanserojen yapıştırıcılar, solventler, yüksek sesle çalınan arabesk müzikler, koşu başladığında çıt çıkarmadan dinlenen, heyecanı yüksek anlatının yarattığı gerilim ve yatan kuponlardan sonra havaya savrulan küfürler, sonra yeniden Müslüm Baba’nın ağır kederli, hep yenilmiş olma duygusuyla yükselen sesi. Her gün İsyanım var benim Kadere…

 Her gün sağlıksız yetersiz beslenmeyle geçiştirilen öğünler, akşam atölyenin bodrum katından kaçarcasına yeryüzüne çıkış.

Saatlerce alışmakta zorlandığı özgür olma duygusuyla oksijeni duyumsamak için ciğerlere çekilen derin bir nefes.                                        

Kendi gerçekliğinden kaçabilmek ve kendini sağaltmak için önlenemez sarhoş olma arzusu.

O gün cebindeki paraya, yaşa ve koşullara göre bira, şarap, kaçak rakı, esrar, hap… 

Ama mutlaka kendinden uzaklara kaçma isteğiyle uyuşma arzusu.

 Gecenin geç vakitlerinde yorgun, sarhoş, üstüne sinmiş ağır bir kokuyla doluşulan ayakkabı işçilerini yoksul semtlere taşımak için soluk ışıklarıyla yola koyulan 302 servislerde patronlara, kadere, isyanla havaya savrulan bir birine çarpan, hedefine ulaşmayan küfürler.

                

                            *     *   *

 Çalışma ortamlarında genellikle temiz tuvalet yoktur.

İçme suyu paralı olduğundan yeteri kadar su içilemez. Gündüzleri çay tüketimi yoğundur.

Atölyelerde ısıtma ve soğutma ciddi bir sorundur, ancak sorun olarak patron tarafından ciddiye bile alınmaz.

Gürültü, toz, kimyasalların yaydığı zehirli kanserojen maddeler normalleştirilmiş, kabul görmüş çalışma koşulları olarak dayatılmış, bilinç yetersizliği ve örgütlü bir yapı olmaması nedeniyle gündem bile olmamaktadır.

Bu durum kabullenilmiş çaresizlik ve muhatabına ulaşmayan bir isyan arasında gidip gelen bir sarkaç gibidir.

Büyük çoğunluğun sigortası yoktur, olanların da primleri düzenli yatmaz.

Sağlık sorunları geçiştirilir zamanında tedavi edilemez.

Neredeyse Ayakkabı işçilerinin tamamına yakın kesiminde dişler sararmış, çürük, dökülmüş, yerine konulamamış boş dişler çok yaygındır.

Kullanılan kimyasallar nedeniyle ellerde yüzde kızarma ve yaralar, kesim için kullanılan falçatayla ellerde ayaklarda meydana gelen kesikler söz konusu bile edilemez.

 

Yıllar içinde gelişen yaygın görme ve duyma bozukluğu, ucuz, düzensiz, yetersiz ve sağlıksız beslenmeye dayalı, çok yönlü, bilinen, bilinmeyen, dile getirilmeyen mide, bağırsak problemleri ancak kişisel sorunlar olarak şikâyetin konusu olabilir. Çalışma ve yaşam koşullarıyla bağlantısı kurulmaz.

İşçilerin çoğu düzenli ve çoğu zaman sigortalı çalışmadığından emekli olmak çok zordur.

 

Hiçbir istatistik bilgi olmasa da Akciğer ve diğer kanser türlerinden ölüm oranı çok yüksektir.

Birden olmasa da yavaş yavaş ölümler yaygın iş cinayetleridir.

Ancak yıllar içinde kullanılan kimyasalların, çalışma ortamlarının yol açtığı olumsuzluklardan kaynaklı ölümcül hastalıklar meslek hastalığı olarak saptan(a)maz.

Bu nedenle sermaye bu ölümlerden sorumlu olarak görülmez.

Hastalandığında hastaneye gitmek için izin istemek ortamı bozacak bir davranış olarak aşağılanmayı, dalga geçilmeyi gerektiren bir suç gibi kodlanmıştır. Çoğu zaman patronların, ustabaşının, muhasebecinin tepkisi nedeniyle işçiler izin alıp doktora gitmeye çekinir. Doktora gitmek aynı zamanda o günkü yevmiyenin kaybedilmesi demektir. Kışın kapalı ortamda hastalığın kolay bulaşması nedeniyle grip sürekli yaygın salgın halindedir.

 

Çocuk yaşta Atölyeye adım attığı ilk günden ölünceye kadar, ömür tüketen, ağır hapishane koşullarında çalışmak mecburiyeti nedeniyle ayaklarına, kollarına, zihnine takılan görünmez prangalar daha iyi koşullarda iş bulamama baskısı, insanca çalışma koşullarının bir hak olarak talebe dönüşmesini engeller.

 

Ve bu koşulların en yakıcı ve yıkıcı olanı, bütün gücü tükenene kadar çalışan işçilerin evin giderlerine ve çocuklarının isteklerine bir türlü yetememesidir. Daha fazla çalışmaya rağmen ücretler her gün biraz daha azalırken hayat pahalılaşır istekler çeşitlenir ve çoğalır.

 Ve, bu yetmezliğe eklenen ölümcül bir hastalıktan daha beteri işsiz kalma korkusudur.

İşsiz geçen haftalarda, aylarda otobüse binecek yol parası bulamamanın ezikliği yaşanır.

Ödenemeyen kira, faturalar, pazara çıkamayacak duruma gelmenin basıncıyla evde büyüyen huzursuzluk, gerginlik, artan kavgalar, boşanmalar, dağılan aileler.

Patronun kapısında harçlık borç para almak için saatlerce beklemenin yarattığı öfke.

Sezon bitişinde ayakkabı işi olmazsa inşaat, pazarcılık, boyacılık az bir paraya ne iş olursa yapmak mecburiyeti.

İşte kısaca anlatılanlar Ayakkabı işçilerinin ve bütün işçi sınıfının güvencesiz, örgütsüz kesimlerinin sıkıştığı yerin, suskunluğunun, teslim alınmasının hikâyesidir.

 

 *      *      *

İşçi sınıfının görünmeyen en kalabalık, en örgütsüz, en öfkeli, en devrimci kesimleri kentleri kuşatan işçi cehennemlerinde öfkesini bilinçle yoğurup isyana dönüştüreceği günü bekliyor.

Onların sendikaları, onlara ulaşan, onları bir araya getiren örgütleri de yok belki.

Ama onların, tutsaklık zincirlerini kırıp, özgürleşmeye, insanca yaşamaya duydukları çok güçlü arzuları özlemleri var.

Onların kendilerinin bile farkında olmadığı yıkıcı öfkesi ve devrimci potansiyeli burada gizli.

 

Bu biriken öfkenin geçmiş yıllarda olduğu gibi bazen küçük bir kıvılcımın çakmasıyla büyük bir yangına dönüşüp bütün kentlere sıçradığı görülse de kalıcı mevziler elde etmek, bu öfkeyi örgütlülüğe dönüştürmek, ciddi bir emek ve süreklilik içeren inatçı bir çalışma yürütülemediği için mümkün olamamaktadır.  

 İnsan yerine konulmamanın, yok sayılmanın, hiçleştirilmenin yıllardır biriken öfkesi hala çok diri ve canlıdır. Tarihin nabzı işçi sınıfının bu en öfkeli kesimlerinin nabzıyla birlikte atıyor.

Organize sanayi bölgelerinde yıllardır biriken dile getirilemeyen bu içgüdüsel sınıf kini harlayıcı, patlayıcı madde biriktiriyor.

Sermayenin daha fazla kar etmesi için 4 saate bir öldürülen her işçi bu öfkenin hafızasına kaydediliyor.

İşçi Sınıfının Barometresinin basıncı giderek yükseliyor.

Sermayenin işçi sınıfı içindeki ajanları olan mevcut klasik sendikal yapılar sınıfın bu öfkeli kesimlerini denetimleri altına alamıyor. Buralarda mücadele daha keskin daha sert. Bu nedenle bu havzalarda örgütlenmek farklı bir sendikal anlayış farklı bir arayış olarak gündeme geliyor. Bu alanlarda solun bazı yapıları mücadeleci sendikalar kurarak mevcut koşullara öfke duyan işçileri örgütleyerek sınıfa öz gücüne dayalı pratik bir çıkış yolu inşa etmeye çalışıyorlar.

Mücadeleci sendikaların daha güçsüz yapıları, bütünsel, devrimci siyasal bir perspektiften yoksun, ekonomist, sendikalist bakış açıları nedeniyle bütün çabaları sonuçsuz kalıyor. Zemin oluşturabilecek kalıcı kazanımlar ve mevziler yaratılamıyor.

 İşçi sınıfının en kalabalık, örgütsüz kesimleri kendi hayatlarını mahveden sermaye düzenine karşı öfke biriktirmeye devam ediyor.

Ancak onu sermayeye karşı devrimci sınıf bilinciyle donatacak bir güçten yoksun olmanın                eksikliğini de çok derinden hissediyor.

İşçi sınıfının öfkesini siyasallaştırmak, sermaye sınıfının iktidarına yöneltmek, iddia sahibi proleter devrimcilerin sorumluluğunda.

İşçi sınıfının sermaye düzenine karşı devrimci bir sınıf kimliğiyle mücadeleyi büyütmesi için morale ihtiyacı var.

 Bir özeleştiri vermek gerekirse,

Dağınık, parçalı ve sınıftan kopuk yapısıyla bugün için Sol ve devrimciler işçi sınıfının özgürleşmesinin yolunu açabilecek yetenekten yoksun durumdadır.

Sınıf kuyrukçuluğu, küçük burjuva sol anlayışların burjuva düzeni meşrulaştıran seçimci liberal yönelimleri, uzaktan akıl veren konformist tutumlar, sol içinden ve egemen sendikalardan yükselen şovenizm ve sosyal şovenizm dalgası işçi sınıfını zehirliyor hareketsiz kılıyor.

Sınıf kimliğinin çok yönlü saldırılarla aşındırıldığı, devrimcilik iddiasında bulunan politik öznelerin sınıftan uzaklaştığı, bağ kurmakta zorlandığı koşullarda, sürekliliği olmayan dar anlayışlarla, cılız ve dağınık çabalarla işçi sınıfının güvenini kazanmak ve sınıfa doğru devrimci bir siyaseti taşımak zorlaşıyor.

İşçi sınıfının öncülerini kazanmış, sınıfa içeriden seslenecek, onun yaşam alanlarında onlarla birlikte yol yürüyecek iradeye sahip devrimci bir odak yaratma ihtiyacı yakıcı olarak ortada duruyor.

 

Tarihin yıkıcı değiştirici öznesi olan işçi sınıfı devrimci rolünü siyallaşabildiği oranda oynayabilir.

Devrimcilik iddiasında olanlar işçi sınıfına ekonomizm, sendikalizm, parlamentarizm, değil

devrimci siyaset taşımalıdır.

İşçi sınıfının ekmeğe değil onura ve iktidarı hedefleyen güçlü örgütlü devrimci sınıf partisine ihtiyacı var.

Sınıf kimliğinin ayağa kaldırılması ancak devrimci sınıf siyasetiyle mümkündür.

İşçi sınıfının, kendi kurtuluşu için güçlerini birleştiren, işçi sınıfına güven veren devrimcilere,  devrimcilerin işçi sınıfına ihtiyacı var.

 

Kuyu tipi hapishanelerle, yaşarken toprağa gömülmek istenen sınıfın öncüleri gibi,                             İşçi sınıfı için de,

Mega sanayi bölgeleri projeleriyle kuyu tipi hapishaneleri aratmayacak sömürü alanları yaratılıyor.

Mesem ve benzeri yeni bazı uygulamalarla ilkokuldan, Üniversiteye emekçi çocukları sermayeye köle işçi olarak hazırlanıyor.

Sermayenin işçi sınıfına yönelik sistematik saldırı ve sınıfı köleleştirme uygulamaları, kuyu tipi hapishaneler birbirinden ayrı düşünülemeyecek sömürü düzeninin tamamlayıcı parçalarıdır.

Kentlerin uzağında yaşam alanlarından tecrit edilmiş, tel örgülerle çevrilmiş, güvenlik kapılarından izinle geçilen, işçilerin her anını yapay zekâ ürünü kamera ve uygulamalarla kontrol altına alan hapishane düzeniyle inşa edilen, insan dışı bir sömürü dayatması hayatlarımıza daha yaygın biçimde sokuluyor.

Daha ucuz işgücü ve daha fazla kar dayatması sermayenin ortak programıdır.

Burjuva düzenin bütün partileri ve bütün devlet kurumları işçi sınıfını köleleştirme programının farklı rolleri üstlenen aktörleridir.

Bütün gücümüzle sermayenin saldırılarını ancak karşı saldırıyla yanıtlayabiliriz.

Direnişçi, savunmacı, pasifist tutumlarla, Marksizm ve Leninizm dışı siyasetsiz koşuşturmalarla, bulunduğumuz sınırlı mevzileri korumak bile imkânsızdır.

Her dört saatte aramızdan bir sınıf kardeşimizi ölüme yollayan sermaye düzenine, ancak güçlü bir odak oluşturarak,  devrimci bir sınıf siyasetiyle örgütlenmiş gücümüzle yanıt verebiliriz.

Kahrolsun sermaye diktatörlüğü!

Savaşa ve sömürüye işçi sınıfının iktidarı son verecek!

Kurtuluş kendi kollarımızda!

18 Mayıs 2025 Pazar

                                  KAZLIÇEŞME DERİ İŞÇİLERİ 1970 li yıllar
 

1 Haziran 2023 Perşembe

2023 NEWROZ değerlendirmesi

 

14 Mayıs Seçimleri ışığında 2023 NEVROZU

20223 yılı Newrozu birçok açıdan egemen güçlerin sıkıştığı, kitlelerin öfkesinin sokağa taşmasını engelleme çabasının devletin bütün kurum ve destekçileri eliyle kotarılmaya çalışıldığı bir zeminde gerçekleşti.

Uzun zamandır Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı gönderme niyetiyle organize olmaya, her düşünce ve çevreden güç devşirmeye çalışan sermaye güçleri bunu yapmakta oldukça zorlanıyor.

Erdoğan ve AKP’nin bütün yaşananlara rağmen hala en büyük oya sahip parti olması karşısında yamalı bohça gibi dikiş tutmakta zorlanan Mill(iy)et ittifakının işi pek kolay görünmüyor.

Derin devletin operasyon deneyimi olan eski memurlarından, Alevilerin Sivas’ta yakıldığında Belediye Başkanı olanına, 10 Ekimde bombalar patlatılıp devrimci insanlar öldüğünde oylarımız artıyor diyen, Sur’u yıkarken Toledo yapma sözü verenden, AKP’nin ekonomi kurmayı olduğu dönemde emekçileri hedef alarak sermaye için yaptıkları çabuk unutulana, Ağar abisine laf söyleyenlerin yüzünü gözünü dağıtan Uysal çocuğa kadar sermaye devletine çok çeşitli hizmetlerde bulunan bir takım zevat şimdi yeniymiş gibi piyasaya sürülüyor.

Bu AKP kopyalarının toplamı Erdoğan’ı göndermeye yetmediğinden, Kürtlerden ve Parlamentoya göz diken solun çeşitli kesimlerinin desteğine de ihtiyaç duyuyorlar.

Önce Ülkü Ocaklarının eski başkanlarını desteğini alan Kılıçdaroğlu bütün adayları belirlemede tam yetkili olunca önce BBP’nin kurucusu eski Ülkü Ocakları Başkanı tescilli faşist devrimci katili Muhsin Yazıcıoğlu’nun oğlunu Sivas 1. sıradan aday göstereceği medyaya düşerken birkaç gün sonra Diyarbakır’da Türkan Elçi’yi de saflarına katmayı unutmuyor.

Bu ittifakın herkesin ittifakı olması için ne gerekiyorsa yapılıyor. Parlamentoya katiller, failler, gafiller, azmettiriciler, az pişmanlar, çok pişmanlar, şarkıcılar, sanat camiasından yıpranmış zanaatkârlar yeni şekiller verilerek biraz da parlatılarak vitrine konuyor.

Millet ittifakı dediğin böyle olur. Çok renkli, tek sesli, tek amaçlı, farklı olanların farksızlıkta eşitlendiği hepimiz bir milletiz, üstelik kardeşiz ittifakı.

Herkes şaşkınlıkla sermayenin yeni iktidar belirleme oyununu sersemlemişçesine tepkisiz izliyor. Şaşkınlık uzun sürmüyor daha şaşılası yeni bombalar patlıyor.

Kızanlar, gidenler, geri gelenler tekrar sarılanlar, hesabı sonraya saklayanlar, zamanı gelince rolümüzü oynarız diyenler. Bütün tarihi, mücadelesini, gerçekleri çarpıtarak, tarihi tahrip etmeye çalışarak, ceylan derisi koltuklara serenler. Bir Faşizm, Şeriat umacısı icat edip onu herkesin farklı renkli ilginç hikâyelerle beslediği ve bütün bu birliğin bu umacıdan kurtulmak için olduğu, hiçbir tutarlılığa dayanmayan masalların piyasaya sürüldüğü, Faşistlerden kurtulmanın ancak eskinin tecrübeli tescilli faşistleriyle olacağını savunmaya kadar gidiyorlar.

Tam bir akıl yitimi yaşanıyor. Az solcusu, çok solcusu, saf Kürdü safkan Türküyle kol kola ortak bir geleceğe yürüyorlar.

Saf Kürtlerden hiç söz edilmemiş olsa da kayyumların gideceğine, zindanların boşalacağına, Kürtlere belli haklar tanınacağına, biraz olsun nefes alacaklarına inandırılmaya çalışılıyor.

 Saf Türkler ise ekonominin düzeleceğine, asgari ücretin, emekli aylıklarının artacağına, enflasyonun düşeceğine, laikliğin korunacağına, tekrar Mustafa Kemalin yolundan gidilirse herşeyin düzeleceğine inandırılmaya çalışılıyor. Tarih boyu İslamcı laik ekseninde tanımlanan mücadele oyunu sürüyor. “İslamcı” memurlara karşı Laik memurlar iktidarı ele geçirmek için koşulları zorluyorlar.

Bütün ayrımların görünmez kılındığı, bunlar gitsin de sonrası kolay hayalinde birleştirilmiş toplum sermaye düzeninin restorasyonu için konsolide ediliyor.                                                          Ya da edilmeye çalışılıyor.

En net ve gerçekçi çözüm olan, emekçi kitlelerin kendi seferberliğiyle ortaya konan iradesinin yeni bir hayatı var edebileceği gerçeği  karşısında susuluyor. Seçim oyununun baskın rüzgârının her şeyi köklerinden söküp attığı yerde ne ideoloji, ne tarih, ne iddialar kalıyor. Milliyet ittifakının uyguladığı saray rejimi gitsin basıncı arttıkça Burjuvazinin demokrasi korosuna ama utangaç ama açıktan ve istekli katılanların sayısı da artıyor. Gerekçesi  farklı gibi görünsede geçmişte düşman olanlar bugün dost herkes yan yana kol kola.

 “Tehlike çok büyük Faşizmden kurtulmak için, seçimde oyları tek bir yerde toplamak ve fark atmak gerekiyor.”

"Kafa karıştıranlardan uzak durmak hatta onları lanetlemek gerekiyor.                                       İktidarın işine yarayacak her tür söylem ve eylemden uzak durmak gerek. İttifaktaki partilerin geçmişini silmenin zamanı, sormanın değil. Büyük ve ihtişamlı salonlarda Mustafa Kemalin birleştiriciliğinde hep birlikte el ele. Tam bir toplumsal kaynaşma, seçim zamanı farklılıkların önemi yok. Saadet partisi bile yola gelmiş hem bayrağımızı hem de Mustafa Kemalin dev posterini partisinde sallandırmış, Kılıçdaroğlu Cuma namazına başlamış, Bozkurtlarla sofraya oturmuşken bu birliği bozmak isteyen ancak AKP ye çalışan art niyetli kişi ve gruplar olabilir."

6 Şubat’ta yaşadığımız deprem de daha ölülerin bedeni soğumadan, enkaz altındaki isimsiz ölüler bir moloz yığınının içinden parçalanarak vinçlerle taşınırken, egemenlerin düzeni kurtarma telaşı içinde pusulasını şaşırmış isyan, solun da desteğiyle çökmüş düzeni yeniden ayağa kaldırma ve restorasyon korosuna birlikte katılıyor.

Depreme sınıfsal bakamayanlar düzeni onarmaya yedekleniyor. Kendi sınırlı güçleriyle sorunları çözemeyeceklerini ve mutlaka bu düzenin bozulması çağrısıyla yeni bir düzeni kurabileceğimizi dillendiremiyorlar. Dayanışmayla onca insanı kucaklayacak ve normal yaşamlarına döndürecek bir gücü ortaya çıkarmanın mümkün olmayacağını düşünerek siyasal bir çözümü savunmayı hayata geçiremiyor. Bunu ancak sermayenin emekçilerden çaldıklarına el koyarak yapabileceğimizi söylemi ve eylemiyle yapabilir deme cesareti gösteremiyor.

Güçlü belirleyici devrimci bir iradenin yokluğunda, gücü arkasına alan her zaman eskinin yıpranan yanlarının  onarılmasını savunan radikal değişimleri hayalcilikle suçlayan statükocuların oluyor. 

Israrla reformist eğilimler taşıyan sahtekarları teşhir etmek, eskinin yıkılması, yeninin kuruculuğuna  çağrı yapmaya ve burada güç biriktirmeye ihtiyaç var. Kimseyle kötü olmak istemeyenler, ortalığı bulandıran biz olmayalım diyenler devrimci iddialarda bulunamazlar.     

İzmir NEWROZ’unun açığa çıkardıkları

Deprem nedeniyle eğlenmenin yerine yas duygusunu öne çıkardığını daha önceden açıklayan HDP katılımcılara siyah renk giyinmelerini salık vermişti.

Newroza katılanların birçoğu bu çağrıya uyarak çoğunlukla siyah kıyafetlerle alana gelmişti. Katılım gün boyu sürdüğünden net olarak katılımı ölçmek mümkün değildi.

Saat 13:00 te başlayan Newroz alanına akşam saatlerinde kitle dağılırken bile hala katılım sürüyordu.

Çalınan müzikler kitlenin öfkesini de sönümlendiren coşkuya pek izin vermeyen tarzda seçilmişti. Konuşmacılar genellikle seçim ağırlıklı ve iktidarın gönderilmesi yönünde konuşmalar yaptılar. ESP eş başkanı Şahin Tümüklü biraz daha ahengi bozan devrimci bir coşku ve kurtuluşun kitlelerin kendi gücüne dayanan bir mücadeleden geçtiğini vurgulaması dikkat çekiciydi. Alanda yaşanan hareketlilik nedeniyle konuşmaların çok dikkatle dinlenilmediği gerçeğini de vurgulamak gerekiyor.

Genel olarak alana gelenlerin enerjisiyle konuşmacıların ruh halinin pek uyuşmadığı söylenebilir. HDP İzmir mv. Serpil Kemalbay her zamanki sıradan konuşmasını yaptı. Sırrı Süreya Önder’in rahatsız olduğunu beyan ederek başladığı konuşması isteksiz, yorgun, sürekli barış vurgusu yaptığı içerik olarak  zayıf denilebilecek tarzda izlenen siyasete uygun biçimde gerçekleşti.  

TİP genel başkanı Erkan Baş’ın partisinin basına sızan HDP ile giriştiği mv. pazarlığı ve Sera Kadıgil’in medyada yayılan şoven tutumunu dışa vurduğu konuşmaları nedeniyle çizilen imajını onarmak için en yumuşak kent İzmir’de sahne alarak yıpranan imajını onarmaya dönük şowu tepkisizce hatta olumlu bir tarzda karşılandı. Bütün konuşmalar geçmiş yıllarda öne çıkan Kürtlerin taleplerini içeren, Kürdistan vurgusu barındıran konuşmalardan uzak gerçekleşti diyebiliriz. Aday çıkarmayan Kürtlerin kitle partisi HDP’nin etkin enerjik kitlesel gücüne rağmen CHP li cumhurbaşkanı adayını seçenek olarak sunması moralin düşmesinde etken olarak görülebilir. Alanda Sarı Kırmızı Yeşil renkler yok denecek kadar azdı. Bir Kürdistan bayrağı çocukların ellerinde alanın değişik yerlerinde gezdirildi. Kürdistan bayrağıyla fotoğraf çektirmek isteyenler gün boyu eksilmediğinden bayrak elden ele dolaştı. 2023 Newrozu coşkusu bastırılmış, katılımı düşük, Kürtlerin kafasının karışık olduğu ve Türkiyelileşme politikalarına uygun bir Newroz oldu diyebiliriz.

 

 

13 Nisan 2023 Perşembe

İZMİRDE 1 MAYIS'IN TARİHİ

https://www.birgun.net/haber/izmir-in-1-mayis-tarihi-299802


İZMİR'DE İLK 1 MAYIS

Yunanistan’ın işgalinden kurtuluşunu izleyen günlerde İzmir’in karşılaştığı yangın felaketine, kentsel nüfusunun üçte ikisini yitirmesi eşlik ediyordu; Yüzyılın başlarında 300.000-350.000 civarında tahmin edilen şehir nüfusu, 1923’te 25.000’i gayrimüslim olmak üzere 113.000 seviyesine gerilemişti. Kaybettiği nüfusun içinde, iktisadi faaliyetlerde etkin olan gayrimüslim sermaye sahiplerinin yanında, özellikle imalat sanayiinde baskın olan çok sayıda emekçi de bulunuyordu. 1923’te İzmir’de mevcut işçilerin 10.000-15.500 arasında olduğu tahmin edilmektedir. Hiç kuşkusuz üzüm ve incirin işleme mevsiminde, çevre yerleşimlerden gelen ve diğer zamanlarda evde oturan kadın ve çocuk çalışanların katılmasıyla bu sayı katlanıyordu. Bu koşullarda toplanan İzmir İktisat Kongresi’ne sunulan işçi gurubu taleplerinin içinde, 1 Mayıs’ın işçi bayramı olarak kanunen kabulü maddesi dikkati çekiyordu. 1 Mayıs’ın İşçi Bayramı olmasını, işçi ve sanayi kesimi oybirliğiyle, tüccar ve köylü kesimi ise çoğunlukla kabul etmişti.

İzmir’de Emekçilerin 1 Mayıs kutlaması için ilk adımı, gazete aracılığıyla “Amele Kardeşleri Davet” başlığıyla yayınladıkları ilanla, 1 Mayıs Amele Bayramı’nın yaklaşması nedeniyle, bu konuda görüşmek üzere işçi örgütlenmelerinden belirleyecekleri ikişer temsilciyi 23 Nisan 1923 akşamı, Ali Paşa Meydanı’nda bulunan Tütün Amele Cemiyeti merkezine göndermelerini istemekti (Ahenk, 20 Nisan 1923). Toplantıda bayramın organizasyonu için Tütün Amele Cemiyeti, Tophane, demiryolu, liman, salapurya, mavna, araba, incir tütün ve kömür işçilerinden oluşan bir komiserler heyeti oluşturuldu. Heyet, İzmir’deki bütün işçilere, çeşitli kurumlarda çırak ve gündelikçi olarak çalışanlara 1 Mayıs günü saat ikide toplantı çağrısında bulundu (Ahenk, 30 Nisan 1923).

1 Mayıs günü bayram Namazgâh meydanında başladı; ellerinde bayraklar, önlerinde askeri bando yüzlerce işçi, saat üçte hareket ederek Tilkilik’ten Basmane’ye indiler. Oradan Keçeciler, Arasta, Kemeraltı yolunu takip ederek Konak Meydanı’nda Hükümet önüne ulaştılar. İşçilerin temsilcisi olarak belirlenen bir heyet hükümet konağında Vali’yi, kışlada da merkez kumandanını ziyaret ettiler. Vali (Abdülhalik Renda), yanında İzmir Milletvekili Tahsin, Jandarma Kumandanı Emin, Mektupçu Halit ve diğer vilayet görevlileriyle kapıya kadar inerek işçileri selamlayarak teşekkür etti. Bu sırada işçi temsilcisi Nevzat Ekrem bir konuşma yaparak, Avrupa’da işçilerin hakları için mücadelede birçok baskıya uğradıklarını, zulüm gördüklerini; Türkiye Halk Devleti’nin ise Türkiye işçileri için haksever bir tavır sergilediğini belirtti. Vali, işçilerin mesut tezahüratından memnuniyet duyduğunu, bunu hükümete bildirmekten mutluluk duyacağını ifade etti. Ardından tophane işçisi tarafından hazırlanan toplu ve süslü otomobil üzerine çıkan tophane işçilerinden Mehmet de şunları söyledi:

“Arkadaşlar, yoldaşlar! Bu asır demir devridir. Bu devir ise devletler için sanayi gücüne ihtiyaç gösterir. Şu harabe olan vatanın minareleri yanında onları kurtaracak fabrika bacası görmeliyiz. Ancak o zaman memleket saadete doğru gidecektir. Çekiç ve örsün arasından çıkan her kıvılcım memleket için parlak birer sanat yıldızıdır. İstiklal Harbi’nde ordumuzun topu var, kaması yok, tüfeği var, mekanizması yoktu. Hâlbuki karşısındaki düşman asri bir şekilde donatılmış bir orduydu. Biz de buna karşılık harabelerden müteessir olmayan, ebedi bir azim ve imanla kuşanmıştık. Fakat azim ve imanın yüksekliği kâfi değildi. Topa, tüfeğe ve cephaneye muhtaçtık ve bunu herkes hissetti. Silahlarımız kalpleri olan en önemli kısımlarından ayrılınca mavzerler sopa, topların da bir soba borusundan farkı kalmamıştı. Fakat ilahi bir kudretle yaratıcı bir kuvvet doğdu ki o da (İşçi) hem de bir avuç imalat-ı harbiye işçisinden ibaret fedakâr bir zümre.

Düşmanlar mahvımıza doğru yürüdükleri buhranlı bir zamanda vazifesini müdrik olan hakiki vatanperver sıfatıyla mukaddesatımızdan bile üstün tuttuğumuz işimizde katiyen gevşeklik göstermedik. Gece ve gündüz çalıştık. En nihayet arzumuza nail olduk; yiğitlerden oluşan ordumuz asri bir şekilde donatıldı. O da manen ve maddeten hayat bulunca önüne geçilmez bir aslan gücüyle kükredi, bir ölüm fırtınası gibi esti, düşmanı kahretti, denize döktü… Yaşasın Ordu, yaşasın hamiyetli İşçiler! Sanatkârlar!”

İşçiler daha sonra Hisar Camii yakınlarında bulunan belediyeye geçtiler. Demiryolu işçilerinden Ziya, işçilerin duygu ve düşüncelerini Belediye reisi Şükrü Kaya’ya aktarmış karşılığında da Şükrü Kaya İzmirliler adına işçilere teşekkür etmişti. Daha sonra Punta (Alsancak) yönüne doğru ilerleyen işçilerin kutlamaları akşamüzeri sona ermişti (Ahenk, 3 Mayıs 1923).
1924 1 Mayıs’ı kutlamaları konusunda basının, bir önceki yıl gösterdiği ilgiyi kestiği anlaşılıyor. Ankara hükümeti her türlü kutlamayı yasaklamış olmasına rağmen, İstanbul’da Umum Amele Birliği ve Ankara’da İmalat-ı Harbiye işçileri tarafından sınırlı da olsa kutlama yapılmıştı. Bir yıl önceki kutlamadaki ayrıntılara sahip olmasak da İzmir’de de 1 Mayıs’ın benzer şekilde kutlandığını öğreniyoruz. Konuyla ilgili haber kutlamayı tek cümlede özetlemiş: “Bugün 1 Mayıs münasebetiyle işçi kardeşler bayraklarla çalgılarla şehrimizde bayram kutlamasında bulunmuşlar, Hükümet ve Kışla önlerine giderek Hükümet ve orduya arz-ı hürmet eylemişlerdir ( Ahenk, 2 Mayıs 1924).”

1924 yılındaki bu kutlama, 1970’lere kadar 1 Mayıs’ın ‘İşçi Bayramı’ olarak kamusal alandaki son kutlaması oldu. 1925’te Şeyh Sait Ayaklanması sonrasında çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu uyarınca, açık alanlarda kutlamalar yasakladığı gibi, kapalı alanda yapılan kutlamalar da toplu tutuklamalarla karşılaştı.

izmir-in-1-mayis-tarihi-727601-1.

1970'LERDEN GÜNÜMÜZE 1 MAYIS

Türkiye emekçilerinin 1 Mayıs mücadelesi az veya çok, sonraki yıllarda da devam etti. Türkiye tarihi bunun örnekleriyle doludur. 1970’li yıllarda hızlanan toplumsal mücadeleler sonucunda 1976’da Emekçiler yeniden kamusal alanlarda bayramlarını kutlamaya başladı. 1977’de 1 Mayıs’ın İstanbul’da Türkiye’nin yaşadığı en büyük katliamlardan birine sahne olması emekçileri yıldırmadı. Ertesi yıl İstanbul’da Taksim Meydanı’nda yüzbinlerce kişinin katılımıyla kutlanan 1 Mayıs’a İzmir’deki kutlama eşlik etti. İzmir’deki kutlama, Basmane Meydanı’nda başlamış, katılanların Fevzipaşa Bulvarı yoluyla geldiği Cumhuriyet Meydanı’nda mitingle sonlanmıştı.

1979’da İstanbul’da yasaklanan ve ancak korsan gösterilerle anılan 1 Mayıs’ın kutlamalarının ana adresi İzmir oldu. İzmir’de iki farklı grubun, iki farklı yerde gerçekleştirdiği kutlamaların ilki, Konak’tan başlayan yürüyüşle Cumhuriyet Meydanı’nda noktalanan kutlamaydı. 80.000 kişinin katıldığı kutlamaya damgasını vuran, o sırada Maden-İş genel başkanı olan, DİSK’in kurucusu ve eski genel başkanı Kemal Türkler’in konuşmasıydı. Diğer kutlama Karşıyaka’da Naldöken’de toplanan yaklaşık 10.000 kişilik grubun yürüyüşüyle başlamış, Anıt alanındaki mitingle son bulmuştu. 1980’de sıkıyönetim şartlarında büyük şehirlerde 1 Mayıs kutlamaları yasaklandı. DİSK’in önayak olduğu tek kutlama Mersin'deydi. 1 Mayıs İzmir ve diğer şehirlerde ise sadece korsan gösterilerle anılabildi. Sonrası malum; askeri darbe ve sonrasında yıllarca süren olağanüstü koşullarda bırakın anmayı, 1 Mayıs’ın lafzı bile baskılara yol açıyordu. Ta ki 1991’e kadar… Konak’ta, bugünkü Pier’le sınırlandırılan 1 Mayıs kutlamaları sokaklara taştı. Ve nihayet 27 Nisan 2009’da 1 Mayıs “Emek ve Dayanışma Günü” olarak tatil günleri arasına girdi. O yıldan itibaren kutlamaların merkezi olan Gündoğdu Meydanı, bu yıl “mücbir sebeple” büyük olasılıkla boş kalacak.

Meraklısına okuma önerileri:

Zafer Toprak, Türkiye’de İşçi Sınıfı 1908-1946, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2016.
Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, 2 Cilt, BDS Yayınları, İstanbul, 1991.
M. Şehmus Güzel, Türkiye’de İşçi Hareketi 1908-1984, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1996.

Geçmişten Günümüze, Türkiye’de 1 Mayıs…

Avustralya‘nın Melbourne kentinde taş ve inşaat işçileri, günde sekiz saatlik iş günü talebiyle Melbourne Üniversitesi’nden Parlamento Evi’ne kadar 1856 yılında ilk kez yürüyüş düzenlediler. Bu yürüyüşten yıllar sonra 1 Mayıs 1886’da Chicago’da Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde düzenlenen görkemli yürüyüş ile birlikte, 1 Mayıs tüm dünya işçi ve emekçileri tarafından İşçi Bayramı olarak uluslararası çapta kutlanmıştır.

1

Birlik, dayanışma ve mücadele günü olan 1 MAYIS, Osmanlı İmparatorluğu döneminde yer yer 1860’lı yıllardan itibaren Ermeniler tarafından kutlanmaya başlanmış olup, 1886’dan itibaren çok daha kitleselleşerek Bütania, Kilikia ve Batı Ermenistan’ın Ermeni köylerinin çoğunda artan katılımlarla kutlanarak giderek toplumsallaşmıştır.

1906 yılında arapça olarak yazılmış, günümüz türkçesiyle, “Yurtsever Kardeşlerim! Şerefli Gazete Çalışanları! Haberiniz olsun ki, 1 Mayıs Dünya İşçileri Bayramı münasebetiyle amele kıraathaneleri civarındaki tren istasyonu mevkiinde toplantı ve gösteri vardır” bildirileri dağıtıldı. İzmir Basmane’de toplanan işçilerle “amele bayramı” kutlandı.

1909 yılında  Üsküp ve Selanik’te kutlandı. Selanik’te Rum, Türk, Yahudi, Bulgar işçiler kol kola yürüdüler. 4 dilde yayınlanan ortak 1 Mayıs bildirisinde, herkese seçme ve seçilme hakkı ve emeği koruyacak yasaların çıkarılması istendi.

1910 yılında, Selanik’te tütün, liman ve pamuk işçileri, 1 Mayıs gösterisi düzenleyerek bu günü kutladılar.

1911 yılında, Üsküp, Selanik, Edirne ve bazı Trakya şehirlerinde yapılan 1 Mayıs etkinlikleri içinde Selanik’te yapılan Sosyalist İşçi Federasyonun düzenlediği miting en kitlesel mitingtir. 7000 kişinin katıldığı yürüyüşte katılımcılara Selanik’te konuşulan bütün dillerde seslenilmişti…

1912 yılında, 1 Mayıs Selanik ve İstanbul’da kutlandı. İstanbul’da kutlanan bu ilk 1 Mayıs’ta Selanik’teki gibi seçme seçilme hakkının herkese tanınması, grev yasasının değiştirilmesi, emeğin haklarını koruyacak kanunların çıkartılması gibi pek çok konudaki talepler dile getirildi. İstanbul’da 1 Mayıs gösterisi düzenlemek –bugün olduğu gibi- 1912 yılında büyük bir kazanımdı. Ancak tedbirler gecikmedi, hükümet sosyalistlere ve işçi hareketine karşı baskıyı giderek tırmandırırken sermayeye her türlü kolaylığı sağladı. İttihat ve Terakki Hükümeti 1912 yılında başlayan Balkan Savaşlarını bahane ederek sıkıyönetim ilan etti.

2

1913 – 1918 yılları arasında 1 Mayıs da dahil olmak üzere tüm işçi eylemleri ve gösterileri yasaklandı. Osmanlı’nın yenilgisi ile biten savaşın ertesinde, 1 Kasım 1918’de İttihat ve Terakki Fırkası tarihe karışırken, Hüseyin Hilmi’nin “Türkiye Sosyalist Fırkası” Şubat 1919 yılında kuruldu. 1913’te kapatılan siyasi partilerin yeniden kurulmasına izin verilince Sinop Kalesi sürgününden dönen komünist aydınlar, bazı sempatizanlar ve Bolşevik İhtilali’ne katılan Osmanlı uyruklu sosyalist kadrolar siyasi faaliyetlere hız verdiler, ülkede sol bir rüzgâr esmeye başladı. İlk olarak Eylül 1919 tarihinde Dr.Şefik Hüsnü’nün liderliğindeki Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası (TİÇSF) kuruldu.

1919 yılında İzmir ve İstanbul’da binlerce kişinin katıldığı 1 Mayıs Mitingleri, bir yandan da  müttefik güçlerin 1918 yılının Kasım ayı ortalarında İstanbul’a asker çıkarmasıyla başlayan işgalin protestosu şeklinde gerçekleşti.

1920 yılında işgal idaresinin ve Osmanlı hükümetinin yoğun baskılarına karşın 1 Mayıs İşçi Bayramı olarak kutlandı. Türkiye Sosyalist Fırkası (TSF) ve bir grup işçi “Türkiye müstakil olacak” pankartıyla Haliçten başlayarak Karaköy üzerinden Beyoğlu’na kadar bir yürüyüş yaptılar ve “Bağımsız Türkiye” yazılı bir pankart taşıdılar.

1921 yılında işgal güçlerinin tüm yasaklamalarına rağmen 1 Mayıs TSF önderliğinde İstanbul’da kutlanmış, tramvay, vapur ve bazı fabrikalarda çalışan işçiler iş bırakmış, Kağıthane’de gerçekleştirilen kutlamalarda işçi marşları çalınmış, 1 Mayıs’a özgü kıyafet ve aksesuarlar takılmış ve işçiler birbirleriyle bayramlaşmıştır. Kutlamalarda geleneksel inançları da barındıran bir tonlama dikkat çekicidir. İşçiler o gün kendilerine içki içmeyi yasaklarken, TSF “Mayıs’ın 1. günü amelenin en mukaddes bayram günüdür. Bu mukaddes bayram gününün kutlanması bütün amele için bir vazifedir.” açıklaması yapmıştır.

1922 yılında 1 Mayıs İstanbul, Ankara ve İzmir’de kutlandı. İstanbul’daki kutlamalar ağırlıkta sol parti ve örgütlerin oluşturduğu “1 Mayıs Komisyonu” öncülüğünde gerçekleştirildi. Şefik Hüsnü önderliğindeki Türkiye İşçi ve Çiftçi Fırkası (TİÇSF) bu kutlamalarda önemli rol oynadı. Sultanahmet Meydanı’nda toplanan işçiler Kağıthane’ye kadar yürüdüler. O yıl Ankara’da ilk kez 1 Mayıs kutlaması yapıldı. İmalat-ı Harbiye ve demiryolu işçileri iş bırakarak aileleriyle birlikte katıldıkları bir toplantı düzenlediler. Toplantıda işgal güçleri kınanarak Mustafa Kemal’e ve kurduğu hükümete destek verildiği açıklandı.

1923 yılında 1 Mayıs Ankara, İzmir ve Adapazarı’nda kutlandı. İstanbul’daki 1 Mayıs kutlamaları, İstanbul Umumi Amele Birliği tarafından gerçekleştirildi. Umumi Amele Birliği genel merkezi, Cumhuriyet hükümetine ve Enternasyonal’e kutlama mesajları yolladı. Gösteride belirli talepler ileri sürüldü. Özellikle Mesai Kanunu’nun çıkarılması istendi. İstanbul’da ayrı bir kutlama da, Mürettibin Cemiyeti ve TİÇSF tarafından organize edilmiş, İzmir İktisat Kongresi’nde belirlenen ilkelerin hayata geçirilmesi için çabaların yoğunlaştırılması kararı alınmıştı. Ankara ve Adapazarı’nda 1 Mayıs kutlamaları İmalat-ı Harbiye işçileri tarafından gerçekleştirildi. İşçi taleplerinin arasında, “yabancı şirketlere el konulması, 1 Mayıs’ın resmen işçi bayramı olarak tanınması, sekiz saatlik işgünü, hafta tatili, serbest sendika ve grev hakkı” vardı ve birçok işçi tutuklandı.

3

1924 yılında 1 Mayıs kutlamalarının yapılması yasaklandı ve yürüyüşlere izin verilmeyeceği belirtildi. Buna rağmen Amele Birliği Genel Merkezi’nde bir resmi kabul düzenlendi, Birlik Genel Merkezi, kırmızı renklerle donatılıp cephesine “Türkiye Amelesi Sendikalar Kanununu İster” yazıldı, Enternasyonal marşı çalındı. 1 Mayıs dolayısıyla çıkarılan Çelik Kol gazetesi toplattırılıp, Aydınlık dergisi idarehanesi arandı, 1 Mayıs’ı kutlamak isteyen çok sayıda işçi tutuklandı.

1925 yılında çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile işçilerin her türlü gösteri ve yürüyüş yapması, yasaklandı.  1 Mayıs 1925 Amele Teali Cemiyeti tarafından genel merkez binasında sınırlı bir törenle kutlandı. Amele Teali Cemiyeti, ayrıca, “1 Mayıs nedir?” başlıklı bir broşür bastırıp halka dağıttı. Bunlar, hükümetin yeni bir tutuklama başlatması için yeterli oldu. Otuz sekiz kişilik bir grup Ankara’ya gönderilerek İstiklal Mahkemesi önüne çıkarıldı. Bunlardan bazıları, 7 ile 15′er yıl hüküm giydi. Aralarında Nazım Hikmet de bulunuyordu.

1926 – 1934 yılları arasında ki işçilerin 1 Mayıs kutlamalarının tarihi “yasak” larla yazıldı.  1926’dan itibaren 1 Mayıslar gizlilik içinde kutlanmaya başlandı. Her 1 Mayıs öncesinde sosyalistler tutuklandı, kutlama yapmak isteyen işçiler cezalandırıldı.

1935 yılında 1 Mayıs’ta “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun” adıyla çıkarılan bir düzenleme ile “Bahar ve Çiçek Bayramı” olarak genel tatil günlerine dahil edildi. Ancak bu genel tatil gününde, diğer genel tatil günlerinde olduğu gibi çalışanlara ücret ödenmeyecekti.

1936 – 1974 yılları arasında tek parti ve sonrasındaki dönemlerde, uzunca bir süre 1 Mayıs’ın kutlanması yasaklandı. Bu dönemde parti, sendika, işçi derneği kurmak bile suç sayıldı. 1947 yılında Sendikalar Kanunu yürürlüğe girdi. 1947 ve 1950 yılları sonrasında bazı sendikalar kuruldu. 1951 yılında çıkarılan bir kanunla işçilere genel tatil günü olan 1 Mayıs’ta yarım günlük ücret ödenmesi 1956 yılında ise tam gün ücret ödenmesi kabul edildi. 1960’lı yıllarda, Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Kanunu’nun kabul tarihi olan 24 Temmuz, işçi sınıfına 1 Mayıs’ın yerine bayram olarak dayatıldı. Yeniden yükselişe geçen işçi hareketi, DİSK’in kuruluşu, 15-16 Haziran Direnişi ve işçi direnişlerinde yaşanan artış 1 Mayıs’ı uzun yılların ardından yeniden işçi sınıfının gündemine taşıdı. 1 Mayıs yasağı 50 sene sürdü bu seneler boyunca komünist ve solcu olarak bilinen kişilerin her 1 Mayıs öncesinde gözaltına alınması, 1 Mayıs’ı nezarette geçirmesi devlet geleneği oldu.

1975 yılında yarım yüzyıl sonra ilk yasal 1 Mayıs kutlaması, TSİP tarafından İstanbul Tepebaşı’nda bir düğün salonunda yapıldı.

4

1976 yılında 1 Mayıs DİSK’in öncülüğünde Taksim Meydanı’nda yapıldı. Saraçhane, Beşiktaş, Kabataş ve Şişli’den yürüyen 400 bin işçi Taksim Meydanı’nı doldurarak büyük ve görkemli bir 1 Mayıs kutlamasına imza attı. 50 Yıllık aradan sonra 100 binlerce kişinin 1 Mayıs’ı kitlesel kutlaması, hükümeti ve işverenleri tedirgin etti.

1977 yılına gelindiğinde 1 Mayıs’ın bu denli görkemli kutlanmasından tedirgin olan kesimler bulunmaktaydı… Ama herşeye rağmen Taksim Alanı’na 500 bin emekçinin akması engellenemedi… Saat 14.30’da başlayacak olan kutlamalar için alan, sabahın erken saatlerinden itibaren dolmaya başladı. Taksim alanında, iğne atsan yere düşmeyecek bir katılım vardı. Alanda konuşmalar devam ederken, çevredeki binalardan halkın üzerine ateş açıldı. Taksim Alanı’nda yaklaşık 200 kişi yaralandı, 37 kişi de yaşamını yitirdi. Olayda 2 bine yakın mermi atıldığı saptanmış, buna karşın yalnızca 5 kişi kurşun yarası nedeniyle ölmüştü. Aradan geçen bunca zamana rağmen olayın failleri hala bulunamadı.

5

1978 yılında, önceki yıl yitirilen 37 insanın acısını içinde yaşayan yüzbinler yine Taksim Alanı’ndaydı…  Kontrgerilla saldırıları, tehditleri işçilerin 1 Mayıs kutlamasını engelleyemedi. İşçiler bir önceki yıl olduğu gibi bir kez daha aynı güç ve kitlesellikle Taksim Meydan’ında buluştular. Bu mitingin en önemli talebi 1 Mayıs 77’nin faillerinin bulunmasıydı.

1979 yılında Sıkıyönetim Komutanlığı İstanbul’da mitinge izin vermedi, sokağa çıkma yasağı ilan edildi, kitlesel tutuklamalar yapıldı. 1 Mayıs’ta İstanbul’da sokağa çıkan 1000’e yakın kişi gözaltına alındı, 330 kişi tutuklandı. Yasağa rağmen birkaç yerde1 Mayıs kutlaması yapıldı. DİSK’e bağlı bir grup sendika ise İzmir’de izinli 1 Mayıs kutlaması yaptı.

6

1980 yılında DİSK Mersin’de 50 bin kişinin katıldığı bir miting düzenledi. DİSK Genel Başkan Vekili Rıza Güven kürsüden iner inmez tutuklandı.

1981 – 1986 yılları arası 12 Eylül askeri darbesinin yasaklar zincirinde 1 Mayıs da yerini aldı. Böylece Türkiye’de yeni bir yasaklı dönem başlamış oldu. Ama tüm yasaklara rağmen, kısa süreli iş bırakmalar, bayramlaşmalar ve bildiri dağıtma gibi etkinlikler yapıldı.

1987 yılında sendikalar öncülüğünde bazı milletvekilleri, aydın, sanatçı ve bilim adamları ile birlikte yaklaşık 1000 kişilik bir grup Taksim Anıtı’na 1 Mayıs şehitlerini anmak üzere çelenk bırakmak istediler. Polis sadece milletvekillerinin araçla anıta ulaşmasına izin verdi.  Emek Sineması’nda “Merhaba 1 Mayıs 1987” adlı gece düzenlendi.

7

1988 yılında sendikaların oluşturduğu tertip komitesi, İstanbul Valiliğine başvurarak 1 Mayıs’ı yasal olarak kutlamak istedi. Ancak Valilik 1 Mayıs’ın yasal olarak kutlanmasına izin vermedi. Yasağa rağmen 1 Mayıs günü Taksim’e çıkmak isteyen sendikacılar polisin saldırısıyla karşılaştı. 81 İşçi, temsilci ve sendikacı gözaltına alındı ve bunlardan bir kısmı tutuklandı.

1989 yılında 1 Mayıs’ı kutlanmasının yasaklanması üzerine Taksim meydanına çıkmak isteyenler polis saldırısıyla karşılaştılar. Polisin açtığı ateş sonucu Mehmet Akif Dalcı adında 17 yaşında genç bir işçi hayatını kaybetti. Mecidiyeköy ve Taksim’de pek çok kişi tutuklandı.

1990 yılında aralık ayında toplanan Türk-İş Genel Kurulu’nda 1 Mayıs’ın kutlanması karar altına alınırken, Hak-İş’te tarihinde ilk kez 1 Mayıs kutlaması yapmış oldu… Polis 1 Mayıs gösterilerini önlemek amacıyla İstanbul’da sıkı güvenlik önlemleri aldı. Değişik semtlerde gösteri yapmak isteyen gruplarla polis arasında çatışmalar çıktı. Pangaltı’daki olaylar sırasında üniversite öğrencisi Gülay Beceren polis tarafından vurularak felç oldu.

1991 yılında İstanbul’da yasaklara rağmen yapılan 1 Mayıs gösterilerinde 10 eylemci yaralandı ve toplam 600 kişi gözaltına alındı. İzmir’de Balık Hali önünde gerçekleştirilen toplantı 12 Eylül sonrasının ilk yasal mitingi oldu.

1992 yılında sendikalar Ankara’da ortak salon toplantısı yaparak 1 Mayıs kutlaması yaptı. 12 Eylül’den sonra ilk 1 Mayıs mitingi de İstanbul Gaziosmanpaşa Meydanı’nda düzenlendi.

8

1993 yılında işçiler yeniden meydanlarda 1 Mayıs’ı kutlamaya başladılar. Türk-İş 1 Mayıs’ı İstanbul’da Abide-i Hürriyet Meydanında düzenlenen bir mitingle kutladı. Türk-İş tarihinde ilk kez gerçekleşen bu alanda kutlamaya 60 bin civarında işçi katıldı. DİSK ise aynı gün İstanbul Pendik Meydanı’nda düzenlediği mitingle 1 Mayıs’ı kutladı.

1994 yılında Demokrasi Platformu içinde yer alan Türk-İş, DİSK, Hak-İş ve daha sonra KESK’i kuracak olan Kamu Çalışanları Sendikaları Platformu İstanbul’da Abide-i Hürriyet Meydanında ortak bir mitingle 1 Mayıs’ı kutladı.

1995 yılında da 1 Mayıs Demokrasi Platformu tarafından ortak bir biçimde kutlandı. Ancak bu kez Hak-İş bu ortak kutlamanın içinde yer almadı, ayrı kutladı. Demokrasi Platformu tarafından organize edilen ortak mitingler İstanbul, İzmir, Mersin, Adana ve Ankara’da yapıldı.

1996 yılında 1980 sonrasının en kitlesel mitinglerinden biri gerçekleştirildi. Taksim Meydanı’nın yasaklı olduğu gerekçesiyle Kadıköy`de düzenlenen 1 Mayıs kutlamalarına yaklaşık 150 bin kişi katıldı Eylemin ilk dakikalarında polisin silahsız göstericilere açtığı ateş sonucu Hasan Albayrak, Dursun Odabaşı ve Yalçın Levent yaşamını kaybetti. 3 Kişinin öldürüldüğü bu olaylardan sonra Kadıköy 2005 yılına kadar 1 Mayıs kutlamalarına yasaklı kaldı.

1997 yılında işçiler yine alanlardaydı. İstanbul, Ankara, Adana, Mersin, İzmir, Antalya, Denizli ve Uşak’ta yürüyüş ve miting düzenlendi. 1 Mayıs kutlamalarını Türk-İş, DİSK ve KESK birlikte organize ettiler. Merkezi miting İstanbul’da Çağlayan Meydanı’nda yapıldı.

9

1998 yılında “Şimdi Demokrasi Zamanıdır” temel sloganı ile 1 Mayıs darbe sonrasında ilk kez yaygın biçimde kutlandı. Türk-İş, Hak-İş, DİSK ve KESK tarafından İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin, Adana, Çanakkale, Diyarbakır, Malatya, Gaziantep ve Samsun başta olmak üzere pek çok ilde ve ilçede 1 Mayıs kutlamaları yapıldı.

1999 yılında işçi konfederasyonları ve çeşitli toplumsal muhalefet örgütlerinden 15 Örgütün bir araya gelmesiyle oluşturulan “Emek Platformu” tarafından kutlandı. İstanbul, Ankara, İzmir, Mersin, Adana, Kocaeli, Lüleburgaz, Gebze, Eskişehir, İskenderun, Kayseri, Trabzon, Silifke ve Divriği’de mitingler yapıldı. 1999 1 Mayıs’ında dikkat çeken nokta büyük kentlerin yanı sıra emekçilerin yoğun olarak bulunduğu ilçe merkezlerinde de 1 Mayıs mitinglerinin düzenlenmiş olmasıydı.

2000 yılında Türkiye’de 1 Mayıs’ı kutlamak üzere bir araya gelen Türk-İş, Hak-İş, DİSK ve KESK 1 Mayıs 2000 için temel sloganı “Küresel saldırıya karşı güç birliği olarak benimsedi. İstanbul, Ankara, İzmir, Samsun, Gaziantep, Diyarbakır, Mersin, Malatya, Tunceli’de düzenlenen mitinglerde çalışanlar sosyal devletin korunmasını istediler ve iş güvencesi talep ettiler.

2001 – 2003 yılları arasında 1 Mayıslar çoğu defa konfederasyonların ortak mitingleriyle kutlandı.

2004 yılında DİSK, KESK ve devrimciler 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama önerisini yeniden gündeme taşıdı ve tüm tehditlere rağmen Saraçhane’de toplanan işçiler, Taksim’e girilemediyse de coşkulu ve iddialı bir kutlama yaptılar. Türk-İş sendikası ise 1 Mayıs’ı Şişli’de kutladı.

2005 yılında 1 Mayıs kutlamaları, dört konfederasyonun ortak düzenlemesiyle; Taksim, Kazancı Yokuşu’na karanfil bırakılmasıyla başladı. Kadıköy, İskele Meydanı’nda devam eden kutlamalara yaklaşık 100 bin kişi katıldı. Taksim’de izinsiz gösteri yapmak isteyen 3 ayrı gruba polis müdahale etti. 47 kişi gözaltına alındı. Ankara, Gaziantep, İzmir ve Diyarbakır’da kutlamalar yapıldı. Batman’da 7 kişi gözaltına alındı.

2006 yılında İstanbul’da göstericiler, 3 kortej halinde Kadıköy’de buluştu. Kutlamada DİSK, KESK, Türk-İş sendikalarının yanı sıra pek çok siyasi parti ve gruplar yer aldı. Kadıköy’de ki kutlamalarda, Sosyal Sigortalar Yasası, Terörle Mücadele Yasası ve nükleer santral projeleri protesto edildi. Ankara, İzmir ve Kocaeli’nde de 1 Mayıs kutlamaları yapıldı.

2007 yılında hükümet 1 Mayıs’ın Taksim Meydanı’nda kutlanmasına izin verilmeyeceğini açıkladı. Binlerce polis Kazancı yokuşunu çevreledi. Yapılan pazarlıklar sonrasında Valilik, yaklaşık 500 kişilik grubun Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs açıklaması yapmasına izin verdi. Anadolu Ajans, toplam 695 kişinin gözaltına alındığını açıkladı. İstanbul’un çeşitli sokaklarında çatışmalar yaşandı.

10

2008 yılında İstanbul hükümet, 1 Mayıs günü Taksim’e toplu ulaşımın durdurulacağını, polisin gerekli önlemleri alacağını açıkladı. Polisin ağır müdahalesinden dolayı, sendikalar Taksim Meydanı’na gitmeyeceklerini açıkladı. 1 Mayıs ara sokaklarda çatışmalar gölgesinde kutlandı.  Yaklaşık 1.500 kişi gözaltına alındı, yaklaşık 40 kişi yaralandı.

2009 yılında 22 Nisan 2009 günü TBMM Genel Kurulu’nda, 1 Mayıs’ın, “Emek ve Dayanışma Günü” adıyla tatil olmasına ilişkin kanun tasarısı kabul edilmişti. 5 binden fazla kişi, Taksim meydanında 1 Mayıs’ı kutladı. Taksim’de konuşmalar sürerken polisler, civardaki sokaklardan meydana ulaşmak ve kutlamaya katılmak isteyenlere gaz attı, cop kullandı. ÇHD gözaltına alınanların sayısının 400’ü geçtiğini açıkladı. 

2010 yılında 32 yıl sonra Taksim Meydanı ilk kez ‘eyleme’ açıldı. Taksim Meydanı’na üç ana yoldan çıkıldı; Gümüşsuyu, Mecidiyeköy-Şişli ve Tarlabaşı Bulvarı. Programdan önce sendikalar 1977’de meydana gelen olaylarda ölenler için Kazancı Yokuşu’na karanfil bıraktı. Büyük bir coşku ve heyecanla 200 binin üzerinde katılımcı ile görkemli bir kutlama yapıldı. Batman’da Cumhuriyet Meydanı, 20 yıl aradan sonra ilk kez 1 Mayıs kutlamalarına açıldı. Ankara’da göstericiler 1 Mayıs’ı Sıhhiye Meydanı’nda kutladı.

11

2011 yılında Taksim, 1977’den beri ilk defa 1 Mayıs kutlamalarına açıldı. Yurt genelinde coşkulu kutlamalar yaşandı.

2012 yılında 1 Mayıs ülke genelinde bayram havasında geçti.

2013 yılında hükümet, Taksim’de inşaat alanı olduğunu bahane ederek, meydanın 1 Mayıs kutlamalarına kesinlikle kapalı olacağını açıkladı. Bu açıklamaya rağmen kitleler Taksim’e gitmeye çalıştı, pek çok yerde polisle göstericiler arasında çatışmalar yaşandı. ÇHD, en az 26 kişinin gözaltına alındığını; üçü ağır toplam yedi kişinin yaralanarak hastaneye kaldırıldığını açıkladı. Tarlabaşı’nda polisin attığı gaz fişeği kafasına isabet eden 17 yaşındaki Dilan Alp, ağır yaralandı.

12

2014 yılında 1 Mayıs kutlamalarına hükümetin izin vermeyeceğini açıklaması üstüne Taksim Meydanı’na çıkan tüm yollar polis tarafından kapatıldı. 39 Bin polisin görev yaptığı İstanbul’da OHAL ilan edildi. Şişli’deki DİSK binası önünde toplanıp 1 Mayıs’ı kutlamak için Taksim’e yürümek isteyen işçilere polis saldırdı. Aralarında gazetecilerin de olduğu onlarca kişi yaralandı, 100’den fazla kişi gözaltına alındı. Polis Beşiktaş’ta ana arterlerde ve ara sokaklarda biber gazı, su ve plastik mermiyle yoğun bir şekilde saldırdı. ÇHD yaptığı basın açıklamasında; 3’ü avukat 266 kişinin gözaltına alındığını ve yaklaşık 50 kişinin yaralandığını bildirdi.

indir

2015 yılında İstanbul Valiliği’nin 1 Mayıs’a izin vermemesi nedeniyle Taksim ve Taksim’e giden tüm yollar polis barikatlarıyla çevrildi. Gün boyunca Taksim’e çıkmak isteyenlere polis her noktada gaz bombaları, TOMA ve plastik mermilerle saldırdı. İstanbul genelinde 18 kişi yaralanırken, 356’dan fazla  kişi gözaltına alındı. Polis Beşiktaş çarşıda bir apartmanın camını kırarak içeri girmeye çalıştı. Ankara’da ise son yılların en kitlesel 1 Mayıs gösterisi düzenlendi. Sıhhiye Meydanı’nda bir araya gelen onbinler “AKP’ye oy yok” sloganı attılar. İzmir’de yapılan gösteride Soma pankartı açılırken, Trabzon’da ise HDP bayrakları yakıldı.

2016 yılında 1 Mayıs için Taksim Meydanı yasaklanırken, kutlamalar için Bakırköy Meydanı adres gösterildi. Disk, Kesk, Tmmob ve Ttb’nin katıldığı Bakırköy kutlamalarında, alana girmek isteyen HDP’liler polis saldırısıyla karşılaştı, 1 kişi atılan gaz bombasından etkilendi. 1 Mayıs alanı Taksim’dir diyen devrimci yapılar ise Zincirlikuyu’da buluşarak Mecidiyeköy’e dek kortej halinde yürüdüler. Mecidiyeköy’de polisin saldırısı ile karşılaştılar. Polisin Taksim ablukasına rağmen çeşitli gruplar gün boyu farklı noktalardan meydana girmeye çalıştılar.  İstanbul’da 1 Mayıs’ta 231 kişi gözaltına alındı, 5 kişi tutuklandı, 1 kişi ise TOMA’nın altında kalarak hayatını kaybetti. Adana, Antep ve Urfa’da canlı bomba şüphesiyle kutlamalar iptal edilirken İzmir’de gençlerin soyunarak alana girmesi gündem oldu. Ankara ve Diyarbakır’da kitlesel 1 Mayıs kutlamaları yapıldı.

Haber: isyandan.org