Emperyalistler arası paylaşım
savaşının kızıştığı Ortadoğu coğrafyasında ABD’nin zayıflayan hegemonyasını
tahkim etme çabası sonucunda Ortadoğu yeniden şekilleniyor. İktidarlar
devriliyor topraklar yağmalanıyor, yeniden paylaşılıyor, birçok bölgesel güç
kendini farklı zeminlerde yeniden inşa etmek zorunda kalıyor.
Temelleri cumhuriyet öncesine
dayanan 1639 da Kasr’ı şirin antlaşmasıyla önce ikiye daha sonra Lozan
antlaşmasıyla dört parçaya bölünen Kürdistan topraklarında yürütülen ulusal
bağımsızlık mücadelesi her zamanki önemini koruyor.
Bölgede yaşanan birçok gelişmenin
merkezinde 1. Paylaşım savaşının sonucunda 1920 de Lozan’la dört ülkeye pay
edilen o günden bu yana da istikrarsızlığın ve kaynayan devrimci dinamiklerin
canlılığını koruduğu bölgedeki egemen güçlerin karşıdevrimci müdahalelerinin
yaşandığı Kürdistan yatıyor.
Geçmişte emperyalist güç
ilişkileri tarafından belirlenen toprak paylaşımları, bölünen, parçalanan,
ilhak ve işgal edilen toprakların ulusları tarafından bitmeyen bir özgürlük ve
bağımsızlık isteğinin konusu olarak varlığını sürdürüyor.
Ne türden değişim yaşarsa yaşasın
uzun yıllardır parçalanmış ve birçok ülke tarafından işgal edilmiş Filistin
topraklarının sadece Müslüman olmayan İsrail devleti tarafından işgal edilen
kesimindeki topraklarda süren işgal karşıtı Filistin’in ulusal bağımsızlık
savaşı çözüme kavuşmuyor. İsrail devleti emperyalistler arası savaşın yarattığı
koşulların açtığı imkânlardan yararlanarak kendi mevcut topraklarını Suriye ve
Lübnan’a doğru genişletmek için işgal ettiği toprakları genişletiyor.
ABD’nin giderek zayıflayan
hegemonyasını tahkim etmek için petrol kaynaklarını elinde bulunduran ülkelere
yönelik giriştiği saldırılar istediği sonuçları üretmiyor. Saldırı girişimine
muhatap olan ülkelerin iktidarları için yönetme zorluğunu büyütürken o ülkenin
emekçileri ve baskı altında tutulan ulusları için yıkım ve daha da kötüleşen
yaşam koşulları yaratarak mevcut istikrarı da sıkıntıya sokuyor. Buda sadece o
ülkede değil bölgesel olarak krize yol açıyor devrimci dinamikleri kışkırtıyor.
Her savaş bir iç savaştır sözünü
doğrularcasına bütün gözler İran’da yıllardır baskı altında tutulan Kürt
ulusunu ve İran emekçilerinin büyük çoğunluğunu harekete geçirme potansiyelini
tetikliyor. Gözler ve dikkatler Kürt örgütlenmelerinin alacağı tutuma
yöneliyor. Dört parçada Kürt dinamiği yapısal farklılıklar nedeniyle ortak
hareket etme iradesinden yoksun olsa da tabanda açığa çıkan örgütlü yıkıcı
enerji bu devrimci dinamiğin çok kolay törpülenmesini, tasfiye edilmesini,
düzen içine çekilmesini engelliyor. Bütün bölge ülkelerinde Kürt dinamiğinin
olası yıkıcı sonuçlar üretmesi endişesi ortak, üstü örtük bir uzlaşma
oluşmasını dayatıyor. Birbirine düşman, çıkarları çatışan devletler konu
Kürtlerin özgürlüğü ve devletleşme ihtimali olunca koşulsuz ortak tutum alıyor
ve her yeşeren umudu ezerek statükonun devamından yana olduklarını açıkça
ortaya koymaktan çekinmiyorlar.
İşgal geçmişi çok uzun yıllara dayanan, bütün egemen güçler için Akdeniz’in stratejik bir adası olan Kıbrıs’ın parçalanmış ve birçok ülkenin askeri üsleriyle işgal altında tutulan toprakları bütün bölgeyi etkileyen ve çözüme kavuşmadıkça huzurun ve istikrarın sağlanamayacağı bölgedeki devrimci dinamikleri besleyen önemli başka bir noktayı işaret ediyor.
Yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin
uluslararası alanda tanınması, yeni Türk hükûmetinin İngiltere'nin Kıbrıs
üzerindeki egemenliğini resmen tanıdığı (20. madde) 1923 Lozan Antlaşması ile
gerçekleşti. Lozan antlaşmasının bir başka sonucu olarak parçalanan, İngiltere, Yunanistan ve Türkiye olmak üzere
üç devletin işgali altında bulunan Kıbrıs’ın bölünmüş halklarının birleşik
Kıbrıs mücadelesi de çok etkin bir güç olmasa da bir başka dinamik olarak
varlığını sürdürüyor.
Devrimci dinamiklerin bunca güçlü
olduğu ve bir türlü bastırılamadığı bu coğrafyada bu dinamikleri bölgesel bir
devrimin imkânına dönüştürecek doğru tarihsel referanslarla ve bütünsel bir kavrayışla
inşa edilmiş, kalıcılığı ve sürekliliğiyle kök salmış çabaların eksikliği
önümüzde çözülmeyi bekleyen sorunların kapsamını ve derinliğini ortaya koyuyor.
Bu çerçeveden baktığımızda
dünyadaki devrim dinamiğinin en güçlü olduğu yer zincirin zayıf halkası
ayaklarımızın altında bulunuyor. İmkân ve olasılıkların devrimci duruma
gebe olduğu bir coğrafyada olduğumuzu doğruladığı kadar öznel durumumuzun o
kadar iç açıcı olmadığı da bir gerçek.
Tarih boyu birikmiş ve düzen
içinde çözümü mümkün olmayan sorunların varlığı bu topraklardaki devrimci
dinamikleri de sürekli ve canlı tutuyor.
27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12
Eylül 1980 askeri darbeleriyle sürekli kendini tahkim etmek zorunda kalan
burjuva cumhuriyeti sonraki yıllarda da post modern darbe adıyla anılan bir çok
iç operasyonlarla egemen sınıflar arası ittifakları konsolide etme çabasına
yönelmiş ancak bir türlü istikrar sağlayamamıştır. T.C Kapitalist devleti derin
bir rejim krizi yaşamakta ve bir türlü istikrarı sağlamak mümkün olmamaktadır.
16 Hazirandan Geziye bu topraklarda ayaklanma güncelliğini koruyor. Burjuva diktatörlüğünün
varlığını koruması da ancak bu isyanları bastırma kapasitesine bağlı olarak
sürüyor. Bir yandan Kürt ulusal dinamiğinin canlılığı, politikleşme ve
örgütlülük düzeyi, diğer yandan emekçi sınıfların giderek kötüleşen çalışma ve
yaşam koşulları, giderek karşılığı
heyecan vermekten uzaklaşan burjuva muhalefetin aşınan değersizleşen
söylemlerinin yetersizliği, huzura, güvene, istikrara imkân tanımıyor. Bu
topraklarda burjuva demokrasisinin bir beklenti ve hayal olarak bile kendini
yeniden üretmesi hem söylem, hem de eylem düzeyinde karşılık bulmuyor.
Yaşadığımız süreçleri sınıflar
savaşının kendi dinamiklerinin belirlediği bu çerçevede ele almadan doğru
sonuçlara ulaşmak mümkün olmayacaktır.
2026 yılı 1 Mayıs’ını
değerlendirirken bu çerçevenin ışığında hem imkân ve olasılıkları, hem de
sürecin kırılgan yanlarını doğru okumaya çalışmak, anlık duygusal
değerlendirmelerden uzak, tarihsel referansların ve kendi deneyimlerimizden
çıkardığımız derslerle doğru değerlendirmeler yapmamızı doğru adımlar atmamamızı
kolaylaştıracaktır.
* * *
1 Mayıs’a giden süreçte geçmiş
yıllardan farklı olarak bu yıl DİSK’in tutumunu beklemeksizin mücadeleci
sendikaların öncülüğünde daha güçlü bir Taksim iradesi oluşturulmuş ve bu irade
ön alarak 1 Mayıs’ta Taksime çıkacağını, toplanma yerini ve tarihsel anlamına
uygun bir kutlamayı gerçekleştireceğini duyurmuştur. Taksim iradesi sermayenin
dümen suyundaki sendikal bürokrasinin ve burjuva muhalefetin oyununu bozan bir
adım olmuş, sınıf mücadelesi bayrağını oportünist, liberal, sosyal şoven,
tutumları örtmek için kullanan yapılarla, devrimci mücadelede ısrar eden
anlayışlar arasında derin bir yarılmanın başlangıç adımı olmuştur. Bu adım
devrimci bir sınıf siyasetinin birlikte inşa edilmesi noktasında önemli bir
iradenin görünür olmasını sağlamış, mücadelenin geleceği açısından güven verici
bir zemin oluşmasının adımlarını atmıştır. Sermaye saldırıları karşısında
sınıfı kuşatan, teslim almaya çalışan, siyasetsiz bırakan, sendikal bürokrasiyi
teşhir ederek, tutsaklık zincirini parçalayan bir kopuşu iradi olarak ortaya
koymuştur.
Sendika bürokrasisinden pratik kopuşun
hızlandırıcı adımlarını atarak, işçi sınıfına doğru yol ve yöntemleri göstermek
açısından bir mücadele odağını işaret ederek işçi sınıfının siyasetsizliğe
mahkûm oluşuna son vermiştir. Sermaye işbirlikçisi sendikaların ve onların
içinde yuvalanan oportünist, liberal sol eğilimlerin kuşatmasını da
parçalayacak pratik yol ve yöntemi ortaya koymuştur. İşçi sınıfının kazanmak için
mücadelenin sorumluluğunu üstlenmesiyle sonuç alacağını, sınıfı kuşatan bütün
zincirleri parçalamanın tek yolunun savaşmaktan geçtiğini dosta düşmana
göstermiştir. Asıl sorunumuzun kitlesel olmamak değil, siyasetsiz eylemsiz
olmak olduğunu bunu da birlikte başarabileceğimizi doğrulamıştır. Taksime
yürüme iradesi ortaya koyan her örgütlü devrimci mücadeleci yapı, işçi sınıfına
gidilecek en doğru yolu açarak göstermiştir.
Bu irade hızla kendini işçi
sınıfının tarihsel çıkarlarını gündelik çıkarların önüne koyarak sendikalizmden
ve ekonomist, popülist anlayışlardan koparak devrimci mücadeleci bir temeli
inşa edebilir. Taksim iradesinin ortaya koyduğu en önemli sonuç devrimci bir
sınıf siyasetine duyulan ihtiyacın yakıcılığı ve ihtiyaca yanıt verme niyetinde
olan güçlerin kararlı iradesinin ortaya konmuş olması ve bir mücadele odağının
somut görünür kılınmasıdır.
Bu irade çok farklı kollardan
sınıfın içine sızan farklı burjuva anlayışlarla boğulmaya ve düzen içine
çekilmeye, ehlileştirilmeye çalışılacaktır. Ne yazık ki bunun son süreçlerde
ortaya çıkan görünür olan ipuçları mevcuttur.
Sermaye düzeniyle karşı karşıya gelmeden, onu bütün kurumlarıyla hedef almadan, devrimci bir sınıf siyaseti kurulamaz. Ürettiğimiz dil, sermayenin temsilcileriyle kurduğumuz ilişki biçimi, sınıfla kurduğumuz ilişkinin zemini, doğru tarihsel referanslara dayanmıyorsa, sesimizi yükseltmemiz duygusal ajitasyonlar yapılması, dar günlük çıkarlar için vekilinden bakanına, burjuvazinin temsilcilerinin imdada çağırılması ve onlara teşekkür ederek mücadelenin sonlandırılması olası tehlikenin boyutlarını gözler önüne seriyor.
İşçileri örgütlerken siyaset
yapmayan, sermaye devletini hedef almayan, işçileri bir sınıf olarak değil tek
tek kişiler olarak gören, tek derdi ücret, alacak, tazminat olan, eylemine
burjuva devletin simgeleriyle başlayan, işçileri her kamera gördüğünde ağlayan,
kendini acındıran, güçsüz gösteren adeta yalvaran bir konuma düşürmek, sınıf
kimliğini ve mücadelesini deformasyona uğratan küçük burjuva popülizmini,
kurtarıcı mesihleri bir model olarak inşa etmeye varan sonuçlar üretmektedir.
İşçi sınıfı ancak sınıf bilincine
eriştiğinde, mücadeleyi siyasal olarak kavradığında, sermayeyle savaşa
tutuştuğunda kurulacak kendi öncü partisiyle buluştuğunda devrimci bir güç
olarak tarih sahnesine çıkacaktır.
Sınıf uzlaşmacı oportünist tutumlar,
ekonomist, sendikalist dar anlayışlar, popülizm, işçicilik, tarihsel olarak
mahkûm edilmiş burjuva anlayışlardır. Bu tutumların sınıfın içinde boy vermesi
mücadelenin yönünü düzen içine çevirmesi bu zeminde kurması,mücadeleyi düzen
sınırlarına hapsetmek anlamına gelir. Bu eğilim bu gün hem sol harekette hem de
sınıf hareketinde oldukça güçlü bir eğilim olarak varlığını sürdürmektedir.
Sınıfın burjuva ideolojisinin düzeni besleyen zehirleyici etkisi karşısında bir
tutum alması ancak devrimci bir siyasal müdahaleyle mümkündür. Sol içinde güçlü bir damara sahip olan sosyal
şovenizme, düzen tamircisi liberal sol eğilimlere karşı güçlü bir mücadele
hattı örülmelidir. Kürt ulusal mücadelesi hakkında, göçmen işçiler hakkında
cümle kurmadan, taraf olmadan, sosyal şovenizmin zehirleyici etkisi kırılamaz,
sınıfın bütünlüğü sağlanamaz. İşçi sınıfına gerçekleri söylemeden siyaset
yapanlar burjuva düzene hizmet eden bir siyasal anlayışı yeniden üreterek
oportünist bir tutumu benimsemiş olurlar. Büyük kentlere göçen Kürt, Suriyeli,
Afganlı, Afrikalı ve diğer uluslardan göçmen işçiler işçi sınıfının en devrimci
en çok ezilen kesimlerini temsil etmektedir. Bu gerçekliğin üstünden atlayarak
sınıf siyaseti yapılamaz.
Sermaye sınıfına karşı işçi
sınıfının yürüteceği mücadelenin nihai hedefi olarak kendi iktidarını kuracağı
proleter devrimi savunmayı gerektirir. Mücadeleci sendikaların ve onlarla yol
yürüyecek devrimci yapıların oluşturacağı zeminin sağlamlığı mevcut statükoyu
hedef alan, ancak onu aşan bir içeriğe sahip olduğunda anlam kazanacaktır.
Gündelik dar ekonomik talepler ve kazanımlarla sınırlı mücadeleler sınıfı yorar
siyasetsiz bırakır. İşçi sınıfının nihai kurtuluşuna bağlanmayan bütün
mücadeleler düzeni besler.
Bu yıl 1 Mayıs’ı İzmir özelinde
değerlendirecek olursak öncesinde yapılan afiş ve bildirilerde öne çıkan
vurgulardan nasıl geçeceğine dair bilgi veriyordu.
1. Kapitalist
“Cumhuriyete” sahip çıkma temelinde laik görünümlü sosyal şoven bir yarılma
uzun süredir belirgin bir yükselişle bu yılda alana büyük ölçüde damgasını
vuracağı belliydi.
2. İşçi
Emekçi Birliğinin öncülük ettiği 1 Mayıs kürsüsü işçilerin olmalı
bildirisi ışığında bu yıl daha aktif bir müdahaleyle alanda İstiklal marşının
okunmaması ve İşçi düşmanı belediye patronu Cemil Tugay’ın sahnede
konuşturulmaması yönündeki çaba bildiriye imza atan bileşenlerin güçlü ortak
pratik bir iradeyi ortaya koyamaması nedeniyle kısmen sonuç vermiş oldu. Cemil
TUGAY konuşma yapamadı ancak sahne egemenliği yine Türk İş, Genel İş, KESK ve
onun işbirlikçisi TTB, TMMOB ve İzmir Barosu gibi kurumların egemenliğinde
kaldı. KESK adına Sol Partililerin
mikrofonu elinden bırakmadığı attıkları içi boş sloganlarla protestoları ve
farklı sesleri boğmaya çalıştığı bir basınç uyguladılar.
3. DEM
Parti’nin alana girmediği, diğer Kürt örgütlenmelerinin katılmadığı, liberal
solun egemen olduğu, devrimci yapıların dağınık ve güçsüz olduğu, bir arada
duramadığı, sosyal şoven bir hava hakim oldu.