‘’Her dört saatte bir işçi cinayeti yaşanırken herkes nerede? Sorusuna
yanıt olarak Ayakkabı İşçisinin sunduğu rapor.
Öncelikle bu soruyu, bu cinayetlerin işlendiği Atölyelerde, Fabrikalarda, Organize Sanayi bölgelerinde çalışan işçilerin, yaşadıkları suskunluğa neden olan baskı ve kuşatmayı anlamaya çalışarak yanıtlamamız gerekiyor.
2014 yılında Ayakkabı sektörü için yapılan bir araştırmanın sonuç
raporunda şöyle bir cümle geçiyor.
Dünya ayakkabı
üretiminin %87’si Asya ülkeleri tarafından karşılanmaktadır. Çin, Asya
kıtasının söz konusu üretiminin yaklaşık %70’ini gerçekleştirmektedir. Dünya
ayakkabı üretiminde sırasıyla Hindistan, Brezilya, Vietnam, Endonezya,
Pakistan, Bangladeş, Meksika, Tayland, İtalya ve Türkiye söz sahibi ülkeler
arasında yer almaktadır. Türkiye dünyanın 11. Ayakkabı ihraç eden ülkesi
durumundadır.
Bu yönü ile Türkiye’de üretimin ucuz iş
gücüne dayandığı söylenebilmektedir. Zaman içerisinde Çin, Vietnam, Hindistan,
Bangladeş gibi işçilik maliyetlerinin daha ucuz olduğu ülkeler seviyesine
ülkemizin ineceği, hatta bu ülkelerden bazılarından daha ucuz hale geleceği
değerlendirilmektedir, deniyor.
https://www.dogaka.gov.tr/assets/upload/dosyalar/wwwdogakagovtr_522_cs1n16kj_ayakkabicilik-sektor-raporu-2014.pdf
Türkiye’de
net bir rakam söylenemese de Ayakkabı İşkolunda resmi istatistiklere göre yaklaşık
400 bin kişinin istihdam edildiği söylenmektedir.
Yıllardır kölelik
koşullarında çalışan yüzbinlerce ayakkabı işçisi için sermayenin öngörüsü ve
hedefi daha ucuza, daha kötü koşullarda, daha fazla sömürecekleri işçiler
yaratmaktır.
Bütün
işkollarında olduğu gibi Ayakkabı üretiminde de patronların maliyeti düşürebilecekleri
tek kalem olan işçi ücretlerinin aşağıya çekilmesi işçi sınıfının bütününe
dayatılan, kölelik koşullarında çalışma programının bir parçasıdır.
Ayakkabı
üretiminde sermaye birikiminin yetersiz olması nedeniyle çalışma koşulları en
fazla kar dikkate alınarak vahşi biçimde sürmektedir. Fabrikalaşma düşüktür.
Parça başı ücret yaygındır. Üretim yoğunlukla küçük ve orta boy işletmelerde
yapılmaktadır. Güvencesiz, belirli süreli, sezonluk düzensiz çalışma süreklilik
taşımaktadır. Birçok yapısal nedenle örgütlenme refleksi ve sınıf kimliği
gelişmemiştir.
Ancak
Ayakkabı işçilerinin özgür zanaatkârlıktan, fabrika tutsaklık düzenine geçişte kurallara,
disipline bağlı işçileşmeye gösterilen tepkiden beslenen isyancı anarşist bir
karakteri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çok konuşmayı, hayal kurmayı, içki
içmeyi sarhoş olmayı küfürlü konuşmayı seven ve bunu kültüre dönüştürmüş bir
topluluktur.
İzmir’de orta
ölçekli Ayakkabı üretimi, Işıkkent Ayakkabıcılar sitesinde üç katlı standart
binalarda ve Ayakkabıcılar Sitesinin yakın çevresinde sitenin bir parçası
sayılabilecek dağınık, sağlıksız, çarpık yapılardan oluşan köy dediğimiz alanda
ve sitenin çeperinde yapılmaktadır. 20 – 50 kişi arasında çalışanın olduğu
Atölye düzeni hâkimdir. Ücretler belli işler için parça başı ve veya haftalık,
aylık ödeme olarak gerçekleşmektedir.
Üretim
genelde depo olarak yapılmış bodrum katlarda, gün ışığının girmediği bütün gün
floresan ampulleriyle aydınlanan, temiz hava akışının olmadığı ortamlarda
yapılmaktadır.
Üretiminin
yapıldığı bu kapalı ortamlarda, değişik işler için kullanılan uçucu, yanıcı,
parlayıcı, çok çeşitli kanserojen kimyasallar ve yapıştırıcılar kullanılmaktadır.
Havalandırma
sisteminin bulunmadığı, maske ve benzeri koruyucu hiçbir donanımın olmadığı
koşullarda bu zararlı kimyasallar gelişigüzel kullanılmaktadır. Çalışma mekânları
olarak kullanılan bodrum katlarda aynı zamanda üretimde kullanılan yanıcı,
parlayıcı, malzemeler de depolanmaktadır. Sigara içilen, ısıtıcı makinelerin
kullanıldığı bu depolarda yangın çıkması halinde çalışan işçilerin kurtulma
ihtimali yok denecek kadar azdır. Daha
önce çalışma ortamlarında bu maddelerin alev alması sonucu ölen ve yaralanan
işçiler olmasına rağmen aynı çalışma düzeni devam etmektedir.
Bedensel,
zihinsel engeli olan, iş bulma zorluğu yaşayan, çok küçük yaşta çalışmak zorunda bırakılmış çok
sayıda çocuk ayakkabı atölyelerinde hayata ve üretime katılır. Ayakkabı işçileri çoğunlukla kendi
çocuklarını da üretime katkı sunması için yanlarında çalıştırmaktadır.
Özellikle Suriye’li göçmen işçilerde bu sayı çok daha fazladır. Çok sayıda
çocuk çok küçük yaşlarına rağmen bu sağlıksız koşullarda ruhsal, bedensel ve
zihinsel gelişimlerine uygun olmadığı “söylenen” bu atölyelerde çalışmak zorunda kalır.
Saatlerce alışmakta
zorlandığı özgür olma duygusuyla oksijeni duyumsamak için ciğerlere çekilen
derin bir nefes.
Kendi gerçekliğinden
kaçabilmek ve kendini sağaltmak için önlenemez sarhoş olma arzusu.
O gün cebindeki
paraya, yaşa ve koşullara göre bira, şarap, kaçak rakı, esrar, hap…
Ama mutlaka
kendinden uzaklara kaçma isteğiyle uyuşma arzusu.
* *
*
İçme suyu
paralı olduğundan yeteri kadar su içilemez. Gündüzleri çay tüketimi yoğundur.
Atölyelerde
ısıtma ve soğutma ciddi bir sorundur, ancak sorun olarak patron tarafından
ciddiye bile alınmaz.
Gürültü,
toz, kimyasalların yaydığı zehirli kanserojen maddeler normalleştirilmiş, kabul
görmüş çalışma koşulları olarak dayatılmış, bilinç yetersizliği ve örgütlü bir
yapı olmaması nedeniyle gündem bile olmamaktadır.
Bu durum
kabullenilmiş çaresizlik ve muhatabına ulaşmayan bir isyan arasında gidip gelen
bir sarkaç gibidir.
Büyük
çoğunluğun sigortası yoktur, olanların da primleri düzenli yatmaz.
Sağlık
sorunları geçiştirilir zamanında tedavi edilemez.
Neredeyse
Ayakkabı işçilerinin tamamına yakın kesiminde dişler sararmış, çürük, dökülmüş,
yerine konulamamış boş dişler çok yaygındır.
Kullanılan
kimyasallar nedeniyle ellerde yüzde kızarma ve yaralar, kesim için kullanılan
falçatayla ellerde ayaklarda meydana gelen kesikler söz konusu bile edilemez.
Yıllar
içinde gelişen yaygın görme ve duyma bozukluğu, ucuz, düzensiz, yetersiz ve
sağlıksız beslenmeye dayalı, çok yönlü, bilinen, bilinmeyen, dile getirilmeyen
mide, bağırsak problemleri ancak kişisel sorunlar olarak şikâyetin konusu
olabilir. Çalışma ve yaşam koşullarıyla bağlantısı kurulmaz.
İşçilerin
çoğu düzenli ve çoğu zaman sigortalı çalışmadığından emekli olmak çok zordur.
Hiçbir
istatistik bilgi olmasa da Akciğer ve diğer kanser türlerinden ölüm oranı çok
yüksektir.
Birden
olmasa da yavaş yavaş ölümler yaygın iş cinayetleridir.
Ancak yıllar
içinde kullanılan kimyasalların, çalışma ortamlarının yol açtığı
olumsuzluklardan kaynaklı ölümcül hastalıklar meslek hastalığı olarak saptan(a)maz.
Bu nedenle
sermaye bu ölümlerden sorumlu olarak görülmez.
Hastalandığında
hastaneye gitmek için izin istemek ortamı bozacak bir davranış olarak
aşağılanmayı, dalga geçilmeyi gerektiren bir suç gibi kodlanmıştır. Çoğu zaman
patronların, ustabaşının, muhasebecinin tepkisi nedeniyle işçiler izin alıp
doktora gitmeye çekinir. Doktora gitmek aynı zamanda o günkü yevmiyenin
kaybedilmesi demektir. Kışın kapalı ortamda hastalığın kolay bulaşması
nedeniyle grip sürekli yaygın salgın halindedir.
Çocuk yaşta Atölyeye
adım attığı ilk günden ölünceye kadar, ömür tüketen, ağır hapishane koşullarında
çalışmak mecburiyeti nedeniyle ayaklarına, kollarına, zihnine takılan görünmez
prangalar daha iyi koşullarda iş bulamama baskısı, insanca çalışma koşullarının
bir hak olarak talebe dönüşmesini engeller.
Ve bu
koşulların en yakıcı ve yıkıcı olanı, bütün gücü tükenene kadar çalışan işçilerin
evin giderlerine ve çocuklarının isteklerine bir türlü yetememesidir. Daha
fazla çalışmaya rağmen ücretler her gün biraz daha azalırken hayat pahalılaşır
istekler çeşitlenir ve çoğalır.
İşsiz geçen
haftalarda, aylarda otobüse binecek yol parası bulamamanın ezikliği yaşanır.
Ödenemeyen
kira, faturalar, pazara çıkamayacak duruma gelmenin basıncıyla evde büyüyen
huzursuzluk, gerginlik, artan kavgalar, boşanmalar, dağılan aileler.
Patronun
kapısında harçlık borç para almak için saatlerce beklemenin yarattığı öfke.
Sezon
bitişinde ayakkabı işi olmazsa inşaat, pazarcılık, boyacılık az bir paraya ne
iş olursa yapmak mecburiyeti.
İşte kısaca
anlatılanlar Ayakkabı işçilerinin ve bütün işçi sınıfının güvencesiz, örgütsüz
kesimlerinin sıkıştığı yerin, suskunluğunun, teslim alınmasının hikâyesidir.
*
* *
İşçi
sınıfının görünmeyen en kalabalık, en örgütsüz, en öfkeli, en devrimci kesimleri
kentleri kuşatan işçi cehennemlerinde öfkesini bilinçle yoğurup isyana
dönüştüreceği günü bekliyor.
Onların
sendikaları, onlara ulaşan, onları bir araya getiren örgütleri de yok belki.
Ama onların,
tutsaklık zincirlerini kırıp, özgürleşmeye, insanca yaşamaya duydukları çok
güçlü arzuları özlemleri var.
Onların kendilerinin
bile farkında olmadığı yıkıcı öfkesi ve devrimci potansiyeli burada gizli.
Bu biriken öfkenin
geçmiş yıllarda olduğu gibi bazen küçük bir kıvılcımın çakmasıyla büyük bir yangına
dönüşüp bütün kentlere sıçradığı görülse de kalıcı mevziler elde etmek, bu
öfkeyi örgütlülüğe dönüştürmek, ciddi bir emek ve süreklilik içeren inatçı bir
çalışma yürütülemediği için mümkün olamamaktadır.
Organize
sanayi bölgelerinde yıllardır biriken dile getirilemeyen bu içgüdüsel sınıf
kini harlayıcı, patlayıcı madde biriktiriyor.
Sermayenin
daha fazla kar etmesi için 4 saate bir öldürülen her işçi bu
öfkenin hafızasına kaydediliyor.
İşçi Sınıfının
Barometresinin basıncı giderek yükseliyor.
Sermayenin
işçi sınıfı içindeki ajanları olan mevcut klasik sendikal yapılar sınıfın bu
öfkeli kesimlerini denetimleri altına alamıyor. Buralarda mücadele daha keskin
daha sert. Bu nedenle bu havzalarda örgütlenmek farklı bir sendikal anlayış
farklı bir arayış olarak gündeme geliyor. Bu alanlarda solun bazı yapıları mücadeleci
sendikalar kurarak mevcut koşullara öfke duyan işçileri örgütleyerek sınıfa öz
gücüne dayalı pratik bir çıkış yolu inşa etmeye çalışıyorlar.
Mücadeleci
sendikaların daha güçsüz yapıları, bütünsel, devrimci siyasal bir perspektiften
yoksun, ekonomist, sendikalist bakış açıları nedeniyle bütün çabaları sonuçsuz
kalıyor. Zemin oluşturabilecek kalıcı kazanımlar ve mevziler yaratılamıyor.
Ancak onu
sermayeye karşı devrimci sınıf bilinciyle donatacak bir güçten yoksun olmanın eksikliğini de çok derinden
hissediyor.
İşçi
sınıfının öfkesini siyasallaştırmak, sermaye sınıfının iktidarına yöneltmek, iddia
sahibi proleter devrimcilerin sorumluluğunda.
İşçi
sınıfının sermaye düzenine karşı devrimci bir sınıf kimliğiyle mücadeleyi
büyütmesi için morale ihtiyacı var.
Dağınık,
parçalı ve sınıftan kopuk yapısıyla bugün için Sol ve devrimciler işçi
sınıfının özgürleşmesinin yolunu açabilecek yetenekten yoksun durumdadır.
Sınıf
kuyrukçuluğu, küçük burjuva sol anlayışların burjuva düzeni meşrulaştıran
seçimci liberal yönelimleri, uzaktan akıl veren konformist tutumlar, sol
içinden ve egemen sendikalardan yükselen şovenizm ve sosyal şovenizm dalgası
işçi sınıfını zehirliyor hareketsiz kılıyor.
Sınıf
kimliğinin çok yönlü saldırılarla aşındırıldığı, devrimcilik iddiasında bulunan
politik öznelerin sınıftan uzaklaştığı, bağ kurmakta zorlandığı koşullarda,
sürekliliği olmayan dar anlayışlarla, cılız ve dağınık çabalarla işçi sınıfının
güvenini kazanmak ve sınıfa doğru devrimci bir siyaseti taşımak zorlaşıyor.
İşçi
sınıfının öncülerini kazanmış, sınıfa içeriden seslenecek, onun yaşam
alanlarında onlarla birlikte yol yürüyecek iradeye sahip devrimci bir odak yaratma
ihtiyacı yakıcı olarak ortada duruyor.
Tarihin
yıkıcı değiştirici öznesi olan işçi sınıfı devrimci rolünü siyallaşabildiği
oranda oynayabilir.
Devrimcilik
iddiasında olanlar işçi sınıfına ekonomizm, sendikalizm, parlamentarizm, değil
devrimci
siyaset taşımalıdır.
İşçi sınıfının
ekmeğe değil onura ve iktidarı hedefleyen güçlü örgütlü devrimci sınıf
partisine ihtiyacı var.
Sınıf
kimliğinin ayağa kaldırılması ancak devrimci sınıf siyasetiyle mümkündür.
İşçi
sınıfının, kendi kurtuluşu için güçlerini birleştiren, işçi sınıfına güven
veren devrimcilere, devrimcilerin işçi
sınıfına ihtiyacı var.
Kuyu tipi hapishanelerle, yaşarken toprağa gömülmek istenen sınıfın öncüleri gibi, İşçi sınıfı için de,
Mega sanayi
bölgeleri projeleriyle kuyu tipi hapishaneleri aratmayacak sömürü alanları
yaratılıyor.
Mesem ve
benzeri yeni bazı uygulamalarla ilkokuldan, Üniversiteye emekçi çocukları sermayeye
köle işçi olarak hazırlanıyor.
Sermayenin işçi
sınıfına yönelik sistematik saldırı ve sınıfı köleleştirme uygulamaları, kuyu
tipi hapishaneler birbirinden ayrı düşünülemeyecek sömürü düzeninin tamamlayıcı
parçalarıdır.
Kentlerin
uzağında yaşam alanlarından tecrit edilmiş, tel örgülerle çevrilmiş, güvenlik
kapılarından izinle geçilen, işçilerin her anını yapay zekâ ürünü kamera ve
uygulamalarla kontrol altına alan hapishane düzeniyle inşa edilen, insan dışı
bir sömürü dayatması hayatlarımıza daha yaygın biçimde sokuluyor.
Daha ucuz
işgücü ve daha fazla kar dayatması sermayenin ortak programıdır.
Burjuva düzenin
bütün partileri ve bütün devlet kurumları işçi sınıfını köleleştirme
programının farklı rolleri üstlenen aktörleridir.
Bütün gücümüzle
sermayenin saldırılarını ancak karşı saldırıyla yanıtlayabiliriz.
Direnişçi,
savunmacı, pasifist tutumlarla, Marksizm ve Leninizm dışı siyasetsiz
koşuşturmalarla, bulunduğumuz sınırlı mevzileri korumak bile imkânsızdır.
Her dört
saatte aramızdan bir sınıf kardeşimizi ölüme yollayan sermaye düzenine, ancak güçlü
bir odak oluşturarak, devrimci bir sınıf
siyasetiyle örgütlenmiş gücümüzle yanıt verebiliriz.
Kahrolsun sermaye diktatörlüğü!
Savaşa ve sömürüye işçi sınıfının iktidarı
son verecek!
Kurtuluş kendi kollarımızda!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder