10 Nisan 2026 Cuma

Ata Soyer Sağlık ve Politika Araştırmaları Derneği / İşçi Sağlığı Günleri

 


İzmir’de Ata Soyer  Sağlık ve Politika Araştırmaları Derneği tarafından 4-5 Nisan 2026 tarihlerinde düzenlenen İşçi Sağlığı ve İşçi güvenliği sempozyumu için;

‘’Her dört saatte bir işçi cinayeti yaşanırken herkes nerede? Sorusuna yanıt olarak Ayakkabı İşçisinin sunduğu rapor.


Öncelikle bu soruyu, bu cinayetlerin işlendiği Atölyelerde, Fabrikalarda, Organize Sanayi bölgelerinde çalışan işçilerin, yaşadıkları suskunluğa neden olan baskı ve kuşatmayı anlamaya çalışarak yanıtlamamız gerekiyor.

2014 yılında Ayakkabı sektörü için yapılan bir araştırmanın sonuç raporunda şöyle bir cümle geçiyor.

Dünya ayakkabı üretiminin %87’si Asya ülkeleri tarafından karşılanmaktadır. Çin, Asya kıtasının söz konusu üretiminin yaklaşık %70’ini gerçekleştirmektedir. Dünya ayakkabı üretiminde sırasıyla Hindistan, Brezilya, Vietnam, Endonezya, Pakistan, Bangladeş, Meksika, Tayland, İtalya ve Türkiye söz sahibi ülkeler arasında yer almaktadır. Türkiye dünyanın 11. Ayakkabı ihraç eden ülkesi durumundadır.

Bu yönü ile Türkiye’de üretimin ucuz iş gücüne dayandığı söylenebilmektedir. Zaman içerisinde Çin, Vietnam, Hindistan, Bangladeş gibi işçilik maliyetlerinin daha ucuz olduğu ülkeler seviyesine ülkemizin ineceği, hatta bu ülkelerden bazılarından daha ucuz hale geleceği değerlendirilmektedir, deniyor.

 

https://www.dogaka.gov.tr/assets/upload/dosyalar/wwwdogakagovtr_522_cs1n16kj_ayakkabicilik-sektor-raporu-2014.pdf

 

Türkiye’de net bir rakam söylenemese de Ayakkabı İşkolunda resmi istatistiklere göre yaklaşık 400 bin kişinin istihdam edildiği söylenmektedir.

Yıllardır kölelik koşullarında çalışan yüzbinlerce ayakkabı işçisi için sermayenin öngörüsü ve hedefi daha ucuza, daha kötü koşullarda, daha fazla sömürecekleri işçiler yaratmaktır.

 

Bütün işkollarında olduğu gibi Ayakkabı üretiminde de patronların maliyeti düşürebilecekleri tek kalem olan işçi ücretlerinin aşağıya çekilmesi işçi sınıfının bütününe dayatılan, kölelik koşullarında çalışma programının bir parçasıdır.

 

Ayakkabı üretiminde sermaye birikiminin yetersiz olması nedeniyle çalışma koşulları en fazla kar dikkate alınarak vahşi biçimde sürmektedir. Fabrikalaşma düşüktür. Parça başı ücret yaygındır. Üretim yoğunlukla küçük ve orta boy işletmelerde yapılmaktadır. Güvencesiz, belirli süreli, sezonluk düzensiz çalışma süreklilik taşımaktadır. Birçok yapısal nedenle örgütlenme refleksi ve sınıf kimliği gelişmemiştir.

Ancak Ayakkabı işçilerinin özgür zanaatkârlıktan,  fabrika tutsaklık düzenine geçişte kurallara, disipline bağlı işçileşmeye gösterilen tepkiden beslenen isyancı anarşist bir karakteri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Çok konuşmayı, hayal kurmayı, içki içmeyi sarhoş olmayı küfürlü konuşmayı seven ve bunu kültüre dönüştürmüş bir topluluktur.

İzmir’de orta ölçekli Ayakkabı üretimi, Işıkkent Ayakkabıcılar sitesinde üç katlı standart binalarda ve Ayakkabıcılar Sitesinin yakın çevresinde sitenin bir parçası sayılabilecek dağınık, sağlıksız, çarpık yapılardan oluşan köy dediğimiz alanda ve sitenin çeperinde yapılmaktadır. 20 – 50 kişi arasında çalışanın olduğu Atölye düzeni hâkimdir. Ücretler belli işler için parça başı ve veya haftalık, aylık ödeme olarak gerçekleşmektedir.

Üretim genelde depo olarak yapılmış bodrum katlarda, gün ışığının girmediği bütün gün floresan ampulleriyle aydınlanan, temiz hava akışının olmadığı ortamlarda yapılmaktadır.

Üretiminin yapıldığı bu kapalı ortamlarda, değişik işler için kullanılan uçucu, yanıcı, parlayıcı, çok çeşitli kanserojen kimyasallar ve yapıştırıcılar kullanılmaktadır.

Havalandırma sisteminin bulunmadığı, maske ve benzeri koruyucu hiçbir donanımın olmadığı koşullarda bu zararlı kimyasallar gelişigüzel kullanılmaktadır. Çalışma mekânları olarak kullanılan bodrum katlarda aynı zamanda üretimde kullanılan yanıcı, parlayıcı, malzemeler de depolanmaktadır. Sigara içilen, ısıtıcı makinelerin kullanıldığı bu depolarda yangın çıkması halinde çalışan işçilerin kurtulma ihtimali yok denecek kadar azdır.  Daha önce çalışma ortamlarında bu maddelerin alev alması sonucu ölen ve yaralanan işçiler olmasına rağmen aynı çalışma düzeni devam etmektedir.

 Yazın yol hizasındaki dar bant pencereler açılarak temiz hava akışı sağlanmaya çalışılıyor olsa da, kışın soğuk nedeniyle bu pencereler açılmaz ve sabahın erken saatlerinden gecenin geç saatlerine kadar bütün ayakkabı işçileri gün yüzü göremedikleri bu bodrum katlarda zehirli havayı soluyarak günlerini geçirmek zorunda kalır.

 Ayakkabı işkolunda çalışanlar genellikle eğitim alma imkânı bulamayan kent yoksullarından, çeşitli zamanlarda farklı nedenlerle büyük kentlere akın eden göçmen işçilerden, bu işçilerin kendi çocuklarından oluşmaktadır.

Bedensel, zihinsel engeli olan, iş bulma zorluğu yaşayan,  çok küçük yaşta çalışmak zorunda bırakılmış çok sayıda çocuk ayakkabı atölyelerinde hayata ve üretime katılır.  Ayakkabı işçileri çoğunlukla kendi çocuklarını da üretime katkı sunması için yanlarında çalıştırmaktadır. Özellikle Suriye’li göçmen işçilerde bu sayı çok daha fazladır. Çok sayıda çocuk çok küçük yaşlarına rağmen bu sağlıksız koşullarda ruhsal, bedensel ve zihinsel gelişimlerine uygun olmadığı “söylenen”  bu atölyelerde çalışmak zorunda kalır.

 İş sezonluk çalışma saatleri oldukça uzun ve yorucudur.  Yetersiz temiz hava, toz, makinelerin gürültüsü, çekiç sesleri, sigara dumanı, kanserojen yapıştırıcılar, solventler, yüksek sesle çalınan arabesk müzikler, koşu başladığında çıt çıkarmadan dinlenen, heyecanı yüksek anlatının yarattığı gerilim ve yatan kuponlardan sonra havaya savrulan küfürler, sonra yeniden Müslüm Baba’nın ağır kederli, hep yenilmiş olma duygusuyla yükselen sesi. Her gün İsyanım var benim Kadere…

 Her gün sağlıksız yetersiz beslenmeyle geçiştirilen öğünler, akşam atölyenin bodrum katından kaçarcasına yeryüzüne çıkış.

Saatlerce alışmakta zorlandığı özgür olma duygusuyla oksijeni duyumsamak için ciğerlere çekilen derin bir nefes.                                        

Kendi gerçekliğinden kaçabilmek ve kendini sağaltmak için önlenemez sarhoş olma arzusu.

O gün cebindeki paraya, yaşa ve koşullara göre bira, şarap, kaçak rakı, esrar, hap… 

Ama mutlaka kendinden uzaklara kaçma isteğiyle uyuşma arzusu.

 Gecenin geç vakitlerinde yorgun, sarhoş, üstüne sinmiş ağır bir kokuyla doluşulan ayakkabı işçilerini yoksul semtlere taşımak için soluk ışıklarıyla yola koyulan 302 servislerde patronlara, kadere, isyanla havaya savrulan bir birine çarpan, hedefine ulaşmayan küfürler.

                

                            *     *   *

 Çalışma ortamlarında genellikle temiz tuvalet yoktur.

İçme suyu paralı olduğundan yeteri kadar su içilemez. Gündüzleri çay tüketimi yoğundur.

Atölyelerde ısıtma ve soğutma ciddi bir sorundur, ancak sorun olarak patron tarafından ciddiye bile alınmaz.

Gürültü, toz, kimyasalların yaydığı zehirli kanserojen maddeler normalleştirilmiş, kabul görmüş çalışma koşulları olarak dayatılmış, bilinç yetersizliği ve örgütlü bir yapı olmaması nedeniyle gündem bile olmamaktadır.

Bu durum kabullenilmiş çaresizlik ve muhatabına ulaşmayan bir isyan arasında gidip gelen bir sarkaç gibidir.

Büyük çoğunluğun sigortası yoktur, olanların da primleri düzenli yatmaz.

Sağlık sorunları geçiştirilir zamanında tedavi edilemez.

Neredeyse Ayakkabı işçilerinin tamamına yakın kesiminde dişler sararmış, çürük, dökülmüş, yerine konulamamış boş dişler çok yaygındır.

Kullanılan kimyasallar nedeniyle ellerde yüzde kızarma ve yaralar, kesim için kullanılan falçatayla ellerde ayaklarda meydana gelen kesikler söz konusu bile edilemez.

 

Yıllar içinde gelişen yaygın görme ve duyma bozukluğu, ucuz, düzensiz, yetersiz ve sağlıksız beslenmeye dayalı, çok yönlü, bilinen, bilinmeyen, dile getirilmeyen mide, bağırsak problemleri ancak kişisel sorunlar olarak şikâyetin konusu olabilir. Çalışma ve yaşam koşullarıyla bağlantısı kurulmaz.

İşçilerin çoğu düzenli ve çoğu zaman sigortalı çalışmadığından emekli olmak çok zordur.

 

Hiçbir istatistik bilgi olmasa da Akciğer ve diğer kanser türlerinden ölüm oranı çok yüksektir.

Birden olmasa da yavaş yavaş ölümler yaygın iş cinayetleridir.

Ancak yıllar içinde kullanılan kimyasalların, çalışma ortamlarının yol açtığı olumsuzluklardan kaynaklı ölümcül hastalıklar meslek hastalığı olarak saptan(a)maz.

Bu nedenle sermaye bu ölümlerden sorumlu olarak görülmez.

Hastalandığında hastaneye gitmek için izin istemek ortamı bozacak bir davranış olarak aşağılanmayı, dalga geçilmeyi gerektiren bir suç gibi kodlanmıştır. Çoğu zaman patronların, ustabaşının, muhasebecinin tepkisi nedeniyle işçiler izin alıp doktora gitmeye çekinir. Doktora gitmek aynı zamanda o günkü yevmiyenin kaybedilmesi demektir. Kışın kapalı ortamda hastalığın kolay bulaşması nedeniyle grip sürekli yaygın salgın halindedir.

 

Çocuk yaşta Atölyeye adım attığı ilk günden ölünceye kadar, ömür tüketen, ağır hapishane koşullarında çalışmak mecburiyeti nedeniyle ayaklarına, kollarına, zihnine takılan görünmez prangalar daha iyi koşullarda iş bulamama baskısı, insanca çalışma koşullarının bir hak olarak talebe dönüşmesini engeller.

 

Ve bu koşulların en yakıcı ve yıkıcı olanı, bütün gücü tükenene kadar çalışan işçilerin evin giderlerine ve çocuklarının isteklerine bir türlü yetememesidir. Daha fazla çalışmaya rağmen ücretler her gün biraz daha azalırken hayat pahalılaşır istekler çeşitlenir ve çoğalır.

 Ve, bu yetmezliğe eklenen ölümcül bir hastalıktan daha beteri işsiz kalma korkusudur.

İşsiz geçen haftalarda, aylarda otobüse binecek yol parası bulamamanın ezikliği yaşanır.

Ödenemeyen kira, faturalar, pazara çıkamayacak duruma gelmenin basıncıyla evde büyüyen huzursuzluk, gerginlik, artan kavgalar, boşanmalar, dağılan aileler.

Patronun kapısında harçlık borç para almak için saatlerce beklemenin yarattığı öfke.

Sezon bitişinde ayakkabı işi olmazsa inşaat, pazarcılık, boyacılık az bir paraya ne iş olursa yapmak mecburiyeti.

İşte kısaca anlatılanlar Ayakkabı işçilerinin ve bütün işçi sınıfının güvencesiz, örgütsüz kesimlerinin sıkıştığı yerin, suskunluğunun, teslim alınmasının hikâyesidir.

 

 *      *      *

İşçi sınıfının görünmeyen en kalabalık, en örgütsüz, en öfkeli, en devrimci kesimleri kentleri kuşatan işçi cehennemlerinde öfkesini bilinçle yoğurup isyana dönüştüreceği günü bekliyor.

Onların sendikaları, onlara ulaşan, onları bir araya getiren örgütleri de yok belki.

Ama onların, tutsaklık zincirlerini kırıp, özgürleşmeye, insanca yaşamaya duydukları çok güçlü arzuları özlemleri var.

Onların kendilerinin bile farkında olmadığı yıkıcı öfkesi ve devrimci potansiyeli burada gizli.

 

Bu biriken öfkenin geçmiş yıllarda olduğu gibi bazen küçük bir kıvılcımın çakmasıyla büyük bir yangına dönüşüp bütün kentlere sıçradığı görülse de kalıcı mevziler elde etmek, bu öfkeyi örgütlülüğe dönüştürmek, ciddi bir emek ve süreklilik içeren inatçı bir çalışma yürütülemediği için mümkün olamamaktadır.  

 İnsan yerine konulmamanın, yok sayılmanın, hiçleştirilmenin yıllardır biriken öfkesi hala çok diri ve canlıdır. Tarihin nabzı işçi sınıfının bu en öfkeli kesimlerinin nabzıyla birlikte atıyor.

Organize sanayi bölgelerinde yıllardır biriken dile getirilemeyen bu içgüdüsel sınıf kini harlayıcı, patlayıcı madde biriktiriyor.

Sermayenin daha fazla kar etmesi için 4 saate bir öldürülen her işçi bu öfkenin hafızasına kaydediliyor.

İşçi Sınıfının Barometresinin basıncı giderek yükseliyor.

Sermayenin işçi sınıfı içindeki ajanları olan mevcut klasik sendikal yapılar sınıfın bu öfkeli kesimlerini denetimleri altına alamıyor. Buralarda mücadele daha keskin daha sert. Bu nedenle bu havzalarda örgütlenmek farklı bir sendikal anlayış farklı bir arayış olarak gündeme geliyor. Bu alanlarda solun bazı yapıları mücadeleci sendikalar kurarak mevcut koşullara öfke duyan işçileri örgütleyerek sınıfa öz gücüne dayalı pratik bir çıkış yolu inşa etmeye çalışıyorlar.

Mücadeleci sendikaların daha güçsüz yapıları, bütünsel, devrimci siyasal bir perspektiften yoksun, ekonomist, sendikalist bakış açıları nedeniyle bütün çabaları sonuçsuz kalıyor. Zemin oluşturabilecek kalıcı kazanımlar ve mevziler yaratılamıyor.

 İşçi sınıfının en kalabalık, örgütsüz kesimleri kendi hayatlarını mahveden sermaye düzenine karşı öfke biriktirmeye devam ediyor.

Ancak onu sermayeye karşı devrimci sınıf bilinciyle donatacak bir güçten yoksun olmanın                eksikliğini de çok derinden hissediyor.

İşçi sınıfının öfkesini siyasallaştırmak, sermaye sınıfının iktidarına yöneltmek, iddia sahibi proleter devrimcilerin sorumluluğunda.

İşçi sınıfının sermaye düzenine karşı devrimci bir sınıf kimliğiyle mücadeleyi büyütmesi için morale ihtiyacı var.

 Bir özeleştiri vermek gerekirse,

Dağınık, parçalı ve sınıftan kopuk yapısıyla bugün için Sol ve devrimciler işçi sınıfının özgürleşmesinin yolunu açabilecek yetenekten yoksun durumdadır.

Sınıf kuyrukçuluğu, küçük burjuva sol anlayışların burjuva düzeni meşrulaştıran seçimci liberal yönelimleri, uzaktan akıl veren konformist tutumlar, sol içinden ve egemen sendikalardan yükselen şovenizm ve sosyal şovenizm dalgası işçi sınıfını zehirliyor hareketsiz kılıyor.

Sınıf kimliğinin çok yönlü saldırılarla aşındırıldığı, devrimcilik iddiasında bulunan politik öznelerin sınıftan uzaklaştığı, bağ kurmakta zorlandığı koşullarda, sürekliliği olmayan dar anlayışlarla, cılız ve dağınık çabalarla işçi sınıfının güvenini kazanmak ve sınıfa doğru devrimci bir siyaseti taşımak zorlaşıyor.

İşçi sınıfının öncülerini kazanmış, sınıfa içeriden seslenecek, onun yaşam alanlarında onlarla birlikte yol yürüyecek iradeye sahip devrimci bir odak yaratma ihtiyacı yakıcı olarak ortada duruyor.

 

Tarihin yıkıcı değiştirici öznesi olan işçi sınıfı devrimci rolünü siyallaşabildiği oranda oynayabilir.

Devrimcilik iddiasında olanlar işçi sınıfına ekonomizm, sendikalizm, parlamentarizm, değil

devrimci siyaset taşımalıdır.

İşçi sınıfının ekmeğe değil onura ve iktidarı hedefleyen güçlü örgütlü devrimci sınıf partisine ihtiyacı var.

Sınıf kimliğinin ayağa kaldırılması ancak devrimci sınıf siyasetiyle mümkündür.

İşçi sınıfının, kendi kurtuluşu için güçlerini birleştiren, işçi sınıfına güven veren devrimcilere,  devrimcilerin işçi sınıfına ihtiyacı var.

 

Kuyu tipi hapishanelerle, yaşarken toprağa gömülmek istenen sınıfın öncüleri gibi,                             İşçi sınıfı için de,

Mega sanayi bölgeleri projeleriyle kuyu tipi hapishaneleri aratmayacak sömürü alanları yaratılıyor.

Mesem ve benzeri yeni bazı uygulamalarla ilkokuldan, Üniversiteye emekçi çocukları sermayeye köle işçi olarak hazırlanıyor.

Sermayenin işçi sınıfına yönelik sistematik saldırı ve sınıfı köleleştirme uygulamaları, kuyu tipi hapishaneler birbirinden ayrı düşünülemeyecek sömürü düzeninin tamamlayıcı parçalarıdır.

Kentlerin uzağında yaşam alanlarından tecrit edilmiş, tel örgülerle çevrilmiş, güvenlik kapılarından izinle geçilen, işçilerin her anını yapay zekâ ürünü kamera ve uygulamalarla kontrol altına alan hapishane düzeniyle inşa edilen, insan dışı bir sömürü dayatması hayatlarımıza daha yaygın biçimde sokuluyor.

Daha ucuz işgücü ve daha fazla kar dayatması sermayenin ortak programıdır.

Burjuva düzenin bütün partileri ve bütün devlet kurumları işçi sınıfını köleleştirme programının farklı rolleri üstlenen aktörleridir.

Bütün gücümüzle sermayenin saldırılarını ancak karşı saldırıyla yanıtlayabiliriz.

Direnişçi, savunmacı, pasifist tutumlarla, Marksizm ve Leninizm dışı siyasetsiz koşuşturmalarla, bulunduğumuz sınırlı mevzileri korumak bile imkânsızdır.

Her dört saatte aramızdan bir sınıf kardeşimizi ölüme yollayan sermaye düzenine, ancak güçlü bir odak oluşturarak,  devrimci bir sınıf siyasetiyle örgütlenmiş gücümüzle yanıt verebiliriz.

Kahrolsun sermaye diktatörlüğü!

Savaşa ve sömürüye işçi sınıfının iktidarı son verecek!

Kurtuluş kendi kollarımızda!

Hiç yorum yok: